12 Ağustos 2011 Cuma

Pandora'nın kutusunun kapağını açarsan eğer! İçinden neler dökülür neler!


Pandora’nın kutusunun kapağını açarsan eğer! İçinden neler dökülür neler!
Duygular rengârenktir ya, bazen de solar, okuyanlar ağlar.
Bırak pişmanlıkların peşini, akıp gitsin çağlayan sular gibi.
Gün gelir, çatallı bir yolun başında bulursun kendini. Gitsen bilemezsin sonunda neler bekler seni. Dönsen dönemezsin istesen de geri. Bir diğerini seçseydim diye düşünsen de bilinmezlikler yer bitirir gönlündeki cevheri.
‘’Gitmek mi zor? Kalmak mı zor’’
İki yoldan birini seçmek hepsinden zor. Zordur anlatmak yaşananları.
Anma! Mazide bıraktığın hatıraları.
Hele de bırak kendine acımayı! Düsturun olsun seçmek mutlu yaşamayı.
Güzel değildi aslında, kapkara saçları, boncuk misali kara kara bakan bakışları, ipekten öte yüreği, süper çalışan aklı vardı. Cin gibiydi, pırıl pırıl, fırıl fırıl bakardı gözleri. Unutmazdı hiçbir şeyi. Unutmadı da!
Üç yaşındaydı, ilk fotoğraf karelerinde yer aldığında. Daha öncesini bilmezdi. Hiç bırakmazdı babasının elini. Sıkı sıkıya tutardı, destek arardı minicik kalbindeki sonsuz sevgisi ile babacığından. Nedense babası da çok düşkündü ona. Hep içi ezilerek, acıyarak bakardı yaşlarla dolu gözlerine. Sanki bir şeylerden korur gibi titrerdi üstüne. Bilirdi ki, akşam eve geldiğinde; yine mosmor görecekti ya kolunu, ya da bacağını veyahut da ellerini.
Hatırlamak mı zor? Hatırlamamak mı zor?
Zor dostum zor!
Hayat zor!
 Yaşamak zor!
 Anlatmak hepsinden zor!
Her faninin, bir öyküsü vardır. Kitaplara sığmayan. Yaşanmışlıkları, acı yüklü hatıraları ve anlatamadıkları. Boğazında düğüm düğüm, düğümlenen hıçkırıkları ile yutkunup da anlatamadığı, yaşamdan kaçtığı anları.
Gün olur, sır dolar yürekler. Kendi kendine bile itiraf etmekten çekinirler.
Yıllar, bir bir akıp geçerken, aileye bir birey daha katılır. Hem de bu kez bir erkek birey. Kadın oğlum oldu diye daha da bir böbürlenir, Kaf dağındaki burnu daha da bir havalanır.
Baba sevinsin mi? Sevinmesin mi? Bilemez!!!
Eza çeken yavrusuna daha bir üzülür, daha bir acır. –Ne olur, yeter! Dövme artık bu yavrucağı, sebepli sebepsiz hışmını alma!- Diye yalvarır, karısına!
Aslında çok sevecendir küçük kız. Canı gibi sever kardeşini. Sevincinden sığamaz kabına. Çoğu kez onun yaptığı yaramazlıkları bile üstlenir. Sırf onun da canı yanmasın, kendi gibi diye. Eziyet çekmeye alışmıştır zira.
Soğuktur yüreği kadının, hem de buz gibi soğuk. Vay haline! Koyduğu kurallardan çıkanın. Dinlemez asla sözlerini, ne de ricalarını kocasının. Zamanı tüketirlerken el birliği ile kızın çileleri bitmez büyüse bile.
Ağlamaktan şişer gözleri, nefes alamaz tıkanır, katılır kalır yediği dayaklardan dolayı. Ellerinde oklavanın paralayıcı izleri. Kadın, hırsını alamaz, yavrucağın sırtına vurduğu darbelere oklava bile dayanamaz. Parçalanır, kırılır. Her hafta bir yenisi alınır. Gün olur, dişleri yetişir imdada!!! Isırır her yerlerini acımasızcasına!
Baba, mecbur çalışmaya. Gece gündüz demeden. Hafta sonu, bayram bilmeden. Aklı kızında kalsa da!
Çoğu kez, komşular koşar, çocuğu kadının elinden kurtarmaya.
Kız büyür, serpilir hatta güzelleşir. Tek istediği sevgi, görmediği, yaşamadığı sevgiye özlemdir.
Evde hep ikilik vardır, yıllardır. Baba can si parene kızını korur, anne her dem oğlundan yanadır. Şimdilerde- Ben seni hep sevdim, seviyorum – dese de! Kim inanır?
Aklına takılan hep bir soru vardır!
Acaba, bu benim gerçek anam mıdır?
Hani, hep ‘’Cennet anaların ayakları altında’’ derler.
İçinden, isyan bayrakları çeker!
‘’Hangi anaların, hangi anaların?’’ Der.
Canına tak eder! Bitmez çektiği eziyetler! Kaçıp kurtulmak ister. Evlenip bu çilelerden kaçmayı yeğler!
Sonrası mı?
Okuyanlar merak eder!
Elbet bir gün gelir, anlatmaya devam eder!

Ayşen Arslangiray Kura
5.8.2011/ Kuşadası