12 Ağustos 2011 Cuma

Hodri Meydan!!!


I
Hodri Meydan!!!
‘’Rengârenk kategorisi yazarından’’
Sabırla koruk zamanla onaylanırmış! Aman yanlış, helva karılırmış!
Tık tık tık!!! Ben geldim….
Vallahi de kapıyı zorlamak falan değil niyetim!
Yayınlanırsa, oh ne ala.
Yayınlanmazsa sağlık ola.
İfadelerimde gayet de vardır samimiyet.
Asla, aranmasın sun’i yet.
Uçsuz bucaksız bir dünya bu internet.
Hadi gel bakalım keşfet!
Sanal, manal dedik de unutulmamalı ki bu üstün teknolojiyi kullananlar da etten kemikten mütevellit.
İlginçtir! Netle ilk tanışmam Farmville ile başladı. Bir gün bir de baktım ki sanal ama kocaman bir çiftlik sahibi olmuşum.
Oğlum;
-Anne yeter artık! Bilgisayarımın peşini bırak. Deyince. Mecburen bir mini mini book sahibi oluverdim. Hemen bütün haber sitelerine girdim. Kayıt ol, üye ol derken efendim!
Milliyet Blogun, üç adımda üye ol, cazip davetine kapıldım.
Bir zamanlar, kocaman kocaman sarı yapraklı defterlerim vardı. Şimdi ne zamandı, söylemeyeyim! Akranlarım, iyi hatırlarlar ama aman tevellüt çıkmasın ortaya!
Şiirlerimi, denemelerimi, anılarımı veya değer bulduklarımı yazardım o defterlere.
Önce, müsvedde yapardık o sarı sayfalara, daha sonra da temize çekerdik bembeyaz defterlere. Şimdilerdeki gibi bolluk yok öyle. Beyaz sayfalı defterler pek kıymette. Ziyan etmek ne kelime.
Bir gün, annemin elinde ah o güzelim defterlerim, temizi, müsveddesi.
Sobanın kapağı açık ve küt! Benim defterler içinde!
-Kız kısmı öyle şiir miir mi yazarmış öyle diye diye attı defterleri, benim kalbimle birlikte!
Gürül gürül yanarken şiirlerim, dumanlar bile yaş döktü benimle. Hayat böyle! Ağlasan da nafile!
Ya!!! Yalnız defterlerim mi?  Yıllarca bin bir emekle topladığım, üzerinde çeşit çeşit resimler olan, seriler halindeki kibrit kutusu koleksiyonum da uğradı aynı akıbete. Termosifonun altında yandılar sessizce. Kalabalık ediyorlarmış evde!
Durur muyum? Gizli saklı yazmaya devam. Hem de kopya kalemiyle.(Yeni nesil bilmez! Yıllar geçse de silinmez.) Hadi bakalım! Bulsun da atsın. Bakalım nereye? Soba falan yok ki artık bu evde.
Ah be kızım, fazla sevinme!
Bulmaz mı hiç? Onların da hepsi gitti bir gün çöpe.
İş hayatı, evlilik, çocuk, emeklilik, kurslar, çiçekler, boncuklar, takılar derken yazdığım satırlar, karaladığım yapraklar orada burada atılı kaldılar.
Ve bir gün, işte O gün! Milliyet Blogla tanıştım. Üyelik, kabul edilme faslı ve mutlu son, yazdığım yazıları paylaşmaya başladım.
Samimiyetle itiraf etmeliyim ki ediyorum da zaten, hem de hiç çekinmeden.
Başlarda hayli acemi idim. Şimdi de pek usta olduğum söylenemez amma ilk günlere nazaran hayli yol aldım. Mesela tık almakmış, yorumlanmakmış, okunma ortalaması imiş, haberim bile yoktu.
Hatta kendimle yarışmakta idim.(Hala da öyle, en büyük rakibim, benim.) Her gün yayına üç blog vereceğim diye sabahlara değin, Word belgelerini düzenlemek için canla başla çalışıyordum.
Resim yüklemesini bile neden sonra öğrendim.
Şimdilerde, kategori çeşitliliğimi ve blog yazılarımın renkliliğini arttırma çabası ile hataları asgari düzeye indirmek adına daha fazla okuma ve araştırmalar içerisindeyim.
Milliyet Blogdaki çeşitlilik, arkadaşlarım ve öğrendiklerim benim en büyük zenginliğim.
Öncelikle, aileme ve çevremdekilere beni bu yazın hayatında, destekledikleri ve de teşvik ettikleri için teşekkür etmeliyim.
Azimliyim…
Kim bilir?
Belki bir gün, 1. yılım ya da 2. Yılım veyahut da 1000. Bloğumu kutluyorum diyebilirim.(Sağlık olursa eğer.)
Milliyet Blog da yazdığım ve yazdıklarımı paylaşabildiğim için çok ama çok mutluyum.
İyi ki varsın MB, İyi ki varsınız arkadaşlarım ve İyi ki buradayım.
Daha nice paylaşımlara.
Sevgi ve saygılarımla.
Ayşen Arslangiray Kura
30.7.2011/ Kuşadası