17 Nisan 2017 Pazartesi

Kayıp Aranıyor!



Tüm ışıklar söndü, aydınlık yerini kara kapkara bir karanlığa bıraktı birdenbire. Karanlığın koynunda buldu kendini dalga dalga. Uçsuz bucaksız, sonu belirsiz bir dehliz. Elinde solgun ve ölgün ışığı titrek bir mumla yürümeye çabaladı, kâh sendeleyerek, kâh tökezleyerek. Sesler yankılanıyordu, dehlizin derinliklerinden.  Akis yapıyordu duvarlara.
‘’Ben hiç değer vermedim ki ona ömrümce!’’ diyordu adam.
‘’Ya bana?’’
‘’Koyarım kavunu, peyniri, rakıyı masaya! İçtikçe içerim, içtikçe eziyet ederim, bini bir para! Sen başka!’’
İnanamadı duyduklarına! Bunca yıl, bunca emek, nafile çaba, boşuna!
Başı döndü, gözleri karardı, sendeledi daha bir fazla. Dehlizin duvarları o karanlıkta üstüne üstüne geldi.
Yıkıldı!
Ellerini yumruk yaptı bilinçsizce, gayri ihtiyari. Tırnaklarının battığı avuç içlerinden kan sızıyordu. Çöktü olduğu yere. Gözlerinden akan yaşlar, yol yol olmuş dereler misali.
Yollar uzun, yollar zor, yollar acıtıcı!
Yıkık dökük bir harabenin duvar dibinde vakitsiz açan bembeyaz bir çiçek gibi boynu bükük, daha da büküldü.
Koparılmıştı!

&&&

Bembeyaz gelinliğinin içinde bir kuğu gibi süzülürken, duvağını aralayan babası, yine o babacan ve sevecen tavrıyla, bir kez daha sarıldı sımsıkı, alnından öptü ve kulağına fısıldadı yavaşça, kimseye duyurmadan.
‘’ Henüz her şey bitmedi yavrum, daha vaktin var. Adım adım mutsuzluk yoluna gidiyorsun! İyi düşün taşın. Başımın üstünde yerin var. Senin için Dünya’yı durdururum ben. Yeter ki vazgeçtim de!’’

Dönülmez sandığı bir yola çıkmıştı. Gençlik ateşi, toyluk ya da acemilik mi demeliydi adına. Belki zorluğa, belki çileler dolu yeni bir hayata, belki de mutsuzluğa!

Olmasaydı aşk
Olmasaydı sevda
Kanamasaydı yürekler
Kalmasaydı hayaller düşlerde!
Bir ince sızı kaplar içimi
______________inceden inceye
Sessiz kal içeri girdiğinde
______________ ortalık darmaduman
Kırık dökük tüm duygular
______________ darmadağın
Bir tek umut kalmış sağlam
______________ kıyıda köşede
Ne olur onu'da sen kırma!


&&&

Savuramadı o başındaki duvağı yerden yere!
Oysa savurmalıydı, daha başında!
‘’Annen, baban yok artık! Ailen yok! Esirimsin benim bundan sonra! Ben ne dersem o!’’ dediğinde nikâhın ilk dakikalarında ‘’Kocam’’ diyeceği adam!
Ağlamaklı gözlerinde solan ışık, yıllarca kaldı fotoğraflarda…

&&&

Sahil kıyısında, bir balıkçı lokantası. Masada çeşit çeşit meze. Kavun, peynir ve rakı! Izgaradan yeni çıkmış, dumanı tüten balıkların buharı vururken, adamla kadının fütursuzca gülümseyen yüzlerine!
‘’Ben hiç değer vermedim ki ona ömrümce!’’
‘’Ya bana?’’
‘’Sen başka!’’
Bazı insanlar, bazı insanların mezesi olur hayatları boyunca değse de değmese de! İstese de istemese de!
Sen hiç yaşadın mı, kalabalıklar içinde yapayalnız, kimsesiz?
Sen hiç yaşadın mı, kapkaranlık dehlizlerde çaresiz?

&&&

Gözü pencerenin önündeki çiçeği kurumuş saksıya, gagalarındaki çer çöple yuva kurmaya çalışan kumrulara takıldı, yeni hastasının randevu saatini beklerken.
Annesinin hayali belirdi aniden gözlerinin önünde. Pamuk saçlarını örten, bembeyaz örtüsü başında. Gözlerinde derin bir anlam, sözlerinde bakışlarından da anlamlı ifadeler.
‘’Ey oğul, hayatın zorluklarını atlatmaya çalışırken, sahip olduğun kadına sahip çık ömrünce. Değer ver. Sevginin ve aşkın kutsallığını yüreğinin içine yerleştir, yaşa ve yaşat. Kumrular gibi muhabbetle sürdür birlikteliğini.
Unutma!
Kumrular, ölesiye bağlıdır eşlerine. Biri yitip gittiğinde, diğeri bir daha bir başka kuşla eşleşmez asla.’’ Değil ki beraberken! Asla oğul asla…

Kapının çalınması ile sıyrıldı düşündüklerinden. Bir kadın girdi içeri. Temiz, bakımlı, özenli bir o kadar da yıkık, bedbin ve bezgin bir halde. Belli ki örselenmişti. Ay’ın gülen yüzüydü de artık yüzünde ne gülücük ne de gülecek mecal kalmıştı. Sanki 10 şiddetinde bir depremde yıkılan koskoca bir binanın enkazından güç bela kurtarılmış bir hali vardı. Ağlamaktan feri kaçmış gözlerinin altında halka halka morluklar.

Kadın doktorun yer gösterdiği sandalyenin ucuna ilişti, tedirgin.
-Sizi dinliyorum.
Tane tane dökülürken dudaklarından kelimeler, gitgide boğazında düğümlenen hıçkırıkların körlüğünde boğulmaya başladılar birer birer.
-       İyi niyetli olmak suçsa doktor evet suçluyum ben! İnanmaksa söylenen her bir yalana dolana, hata ise hatalıyım ben!
-       Hayat bir kurguysa eğer, bizler de bu kurguda birer piyon! Şah mat doktor, şah mat!

Kadın anlattıkça ağladı. Ağladıkça anlattı. Kışın İzmir’in şirin bir ilçesinde, yazları ise güvercinleri ile simgelenen kuşlar adasında yaşıyordu. O evi almak için ne emekler dökmüş, o çok sevdiği saçlarını bile yitirmişti uzun süre! Deniz yoldaşı, deniz sırdaşı, deniz dert ortağı olmuştu yıllar boyu. Dertlerini dökmüştü köpük köpük dalgalara, haykırışları martıların çığlıklarına karışmıştı çoğu kez.

Sezer kadın yaşatılanları, sezer sırtına saplanan hançeri kadınsal duygularıyla ama o hançeri kocasıyla birlikte saplamaktan çekinmeyen kadını bulamaz yıllarca, tüm aramalarına karşın. Hiç yılmaz, bıkmaz, usanmaz. Elbet bir gün…!!!

‘’Eş oldu geceler yalnızlığıma, yıldızları topladım tek tek her gece gökyüzünden. Yanıp sönen kırpık kırpık ışıklarıyla eşlik ederlerdi geceleri bana elimde çiçekler, tan teri ağarıncaya değin.Çiçekler, siparişler, emekler, hiç bitmeyen çileler. Kavun, peynir ve rakı ile gelen tarifsiz eziyetler!

Tanrı’nın yüce Haşmetinden nasibini almamış, korkusu olmayan vicdansızların Dünya’sı bu Dünya! Bana göre değil!
Ben, benliğimi kaybettim doktor! Ümidimi kaybettim. Yaşam sevincimi, umutlarımı!’’

Hiç sözünü kesmedi kadının. Konunun ana temeli belliydi.  Kadını dinlerken, bin bir düşünceye gark oldu aynı anda. Kadına nasıl yardımcı olabileceğini, bu travmadan nasıl kurtarabileceğini düşünüyordu. Birkaç seansla bu yıkıklığı onaramayacağını algıladı ya da yazacağı ilaçlarla.
‘’Geçmişi sil, geleceği planlama, anı yaşa’’ diyemezdi ki kadına. Klasikleşmiş, klişeleşmiş, beylik sözlerle.
Kadının, geçmiş, gelecek ya da an kavramı yoktu o esnada. Yaşamaktaydı zamansız bir boyutta. Yüreğinin iç paramparça, doluydu can kırıklarıyla.

-Kelimeleriniz, anlatımlarınız derin anlamlar içeriyor. Yazmayı düşündünüz mü hiç? Diye sordu doktor.
-Zaman zaman yazıyorum.
- Bir daha ki randevuya gelişinizde, hissettiklerinizi, düşüncelerinizi, kırgınlıklarınızı yazın. Yazın ki birlikte irdeleyelim. Her insanın içinde sönmeyen bir umut ışığı vardır. Birlikte o ışığa ulaşabiliriz belki de ama elbette sizin gayretinizle…

Doktorla yaptığı hazin ve unutamadığı, hatırladıkça halen yaralarının sızladığı o konuşmanın ardından aylar geçti, yıllar bitti. Tavsiyesine uydu doktorun. Yazdı, yazdı, yazdı…
Güçlüydü…
Azimli ve de kararlı.
İki eliyle kavradığı o melun hançeri çıkardı sırtından. Hani o ihanetin simgesi hançeri.
Sildi gözyaşlarını. Yüreğinde kanayan yaralarına tuz bastı.

&&&

Gün batıyordu yine, Güneş tüm kızıllığını yansıtmıştı denizin üzerine. Bir geçmişe baktı, bir de geleceğine.
Gazap üzümlerinin tadı burulur yıllar geçtikçe daha da bir burulur, içenlerin ağzında acı, yüreklerinde azap olur.
Saman altından yürütülen su, gizli kalamaz ki akar akar da yolunu bulur.
Bazı insanlar vardır, kiminle dans ettiklerini farkına varamaz, oyun halen devam ediyor sanır.
Umulmadık zamanda, ummadık taş, yarar başlarını da şaşar kalırlar. Yaldız yaldız dökülür maskeler yüzlerden. Rüzgâr haşmetli esintisiyle, karşı konulamaz bir halde eser de estikçe içilen gazabın şarabı azap tadında daha da bir sarhoş eder.
Geceler ah geceler, kara, kapkara zifir geceler… Bitimsiz!
Artık, Güneş’in denize kavuşmasını, içine sindire sindire seyreder.
İLAHİ ADALET, er geç tecelli eder!

Ay Şen




8 Ocak 2017 Pazar



http://blog.milliyet.com.tr/her-yer-bembeyazdi/Blog/?BlogNo=550455


Beyazdı. Saf ve masum. Örtebiliyor muydu tüm kötülüklerin üzerini?
Bilinmez!
Önce sepkendi sulu sulu, sonra taneciklere dönüştü daha sonra lapa lapa ve rüzgarın hızıyla tipi tipi. Düştüğü her yeri örttü.
Ağaçlar, dallar beyaza büründü. Manzara nefisti.
Kadın, battaniyenin altında soğuktan titreşen 3 çocuğuna baktı üzüntülü gözlerle. Çok soğuktu çok. Oysa onun içi yangın yeri gibi alev alev. Son kalan 2 parça odunu attı sobanın içine. Harlayan ateşin üzerinde; bir çorba kaynattı alelacele. Dünden kalan ekmekleri doğradı. Sobanın az biraz verdiği ısıyla çocuklar kıpırdandı. ''Hadi yiyin yemeğinizi çabuk çabuk'' diye söylendi çocuklara.
Bir başka evde, bir çocuk sevinç çığlıkları atıyordu pencerenin önünde. ''Anne bak ne kadar güzel yağıyor. Hadi dışarı çıkalım, kartopu oynayalım.''
Kadın, sofrayı topladı. Sobanın geçen ateşine baktı acı acı. Yine içi yandı.
Saç kurutma makinesini 8 yaşındaki kızının eline verdi. ''Hadi bununla ısının biraz'' dedi!
Yan odaya geçti, başındaki eşarbı boynuna doladı. Üzerine çıktığı sandalyeye bir tekme attı.
Tüm hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken, kar beyazı oldu hatıralar.
Bir damla gözyaşı süzüldü. Kristalleşti. Dondu.
Her yer bembeyazdı.
Ölüm bile...
Ay Şen
Fotoğraf; Cigdem Savran Turgay'ın objektifinden

31 Ekim 2016 Pazartesi

Geziyorum... Kaz Dağları, Altınoluk, Avcılar



http://blog.milliyet.com.tr/geziyorum-kazdaglari--altinoluk--avcilar/Blog/?BlogNo=544624


Hazanı yaşamak var ya hüzün yüklenip de çıkmak dağların zirvelerine. Kızıllar, yeşiller, sarılar arasında.
Bir bulut olmak Gökyüzünde gri ve beyaz ya da sararmış bir yaprak, ağaç dibinde.

Yürüyorum. Yürüyorum. Yürüyorum…

Alabildiğine dik yokuşlarda, yol taşlı çakıllı ve zorlu. Yolun sağında, solunda, yanında ardında her bir yakasında zeytin ağaçları. Yemyeşil yapraklarının arasında yeşil, alaca ya da kararan meyveleri zeytinleri seyrede seyrede.

Fakir toprakların zengin ağacı diye nitelendirilen zeytin… Taşlı, çakıllı, kayalık, dik ve kıraç toprakların hazinesi zeytin. Belki en genci 80 belki 120 yaşında. Biraz dikkatli bakarsanız 300-400 yıllık ağaçlar da var aralarında. Anıt ağaç olma yolunda her biri.  Yüzyıllara meydan okuyan gövdeleri ve o gövdelerden yeşeren gencecik dalları. Dallarının üstünde binlerce zeytin… Hasata hazır…


Oksijen deposu, Homeros’un ilyada Destanında  ‘’Bin Pınar İda’’ diye adlandırdığı, İDA dağının, şimdiki adı ile Kaz Dağlarının eteklerindeyim.
Ve… Bu yolculuk hiç bitmesin dileğindeyim…
Yol boyunca, zirveye doğru ilerledikçe, tüm ağırlıkları attım üzerimden. Nelerle karşılaşacağım diye merak içerisindeyim.


Ruhum gezgin. Ruhum Özgür.
Metrelerce derinlikteki Şahin Deresi Kanyonu’nu seyrede seyrede tavşankanı, sıcacık bir çay eşliğinde mola; Avcılar Köyündeyim.
Kanyonda 7 tane gölet varmış da yukarıdan görmek olanaksız. Erişmek desen belki de imkânsız.
‘’Neden Altınoluk?’’ dedim, köy sakinlerine.
‘’Dön bir bak, alabildiğine mavidir Ege denizi. Işıltısı yansır Kaz dağlarına, tepelere. Güneş’in altın ışıkları oluk oluk süzülür, devasa çamların yaprakları arasından yüreğine yüreğine.’’
Aklım karıştı, anlatılan hikâyelerle, efsanelerle.
‘’Sarı kız’’ geldi mesela gözümün önüne.
Sonra aşkı uğruna gölette boğulan Hasan!
Güzellik yarışmasında, güzelliği tescillenen Afrodit… Daha neler neler.
Sabredin biraz, her birini anlatacağım sizlere.
Duyanlar, bilenler anlatsınlar diye bilmeyenlere.
Çok uzun yıllar boyu Türkmenler ve Yörüklerle beraber yaşamış Rumlar da Avcılar köyünde. Cumhuriyet döneminde Rumlar ile muhacirler yer değiştirmişler mübadele neticesinde.
Avcılar köyü sakinleri ‘’Yine gel, mahalli yemeklerimiz kıstırma, Üçkardeş ve gözlemenin nefasetini sunalım sana’’ dediler.

Antandros’un tarihi kalıntıları, Şahin Deresi Kanyonu’nun üstünde Şahin Tepe’de kurulan antik şehrin ve kale temellerini seyrede seyrede, Dedepınar’ından akan pınar suyunu içip, yolculuğa devam Dünya’nın 2. Oksijen deposu özelliğini taşıyan ormanın içinde. Bol oksijeni içime çeke çeke.
Yol aldım, Edremit Körfezi’nin bütünüyle tüm güzelliğini seyretmeye, daha daha da yükseklere.
Biter mi bu yolculuk yürüye yürüye?
İçimde bir his ‘’ Ne olur bitmesin’’ diye diye.
Sarıldım hazana, sararan yapraklara, yeşilin bin bir tonuna, kızıla ve tüm duygulara.

Ay buluta girende,
Dönüş vakti gelende…
Bir daha ki sefere sizler de gelin benimle birlikte.
Tarihe, geçmişe, mitolojiye, ülkemin birlikte yaşayan, nefes alan insan mozaiğine, günümüze, cennet köşelere selam ede ede…
Ne dersiniz?
Sevgilerimle…
Ay Şen




28 Ekim 2016 Cuma

Geziyorum... Kozak Yaylası







Yine çıktım yola…
Ayvalıktan, Gömeç istikametine doğru, sağ kenarda bir levha.
Kozak Yaylası…
‘’Kozak’’ adını, fıstık çamlarının kozaklarından aldığı söylenen taaa Ayvalık’tan; Bergama’ya kadar uzanan 50 kilometrelik yolun sağına dizi dizi yerleşmiş, dağ bayır, dere tepe her yerin fıstık çamları ile bezendiği; Türkiye’nin en büyük yaylalarından biri.






Anlatmakla bu güzellikleri ifade etmenin şu an zorluğunu yaşadığımı bilmenizi isterim ki mutlaka ve mutlaka görmeniz gerekli.

Bergama Krallığından beridir var olduğu bilinen fıstık çamlarının diyarı Kozak Yaylası.
Türkiye’de üretilen çam fıstığının %80’ni karşılayan, 5 milyondan fazla olduğu söylenen fıstık çamları, yolun kıyısında sonbaharın bin bir hazan rengine bürünmüş palamut meşeleri, çınarlar ve sararan kavaklar ile çevrelenmiş.

Granit kayaları ve kalkitli topraklarda yetişen fıstık çamlarının arasında sürüler halinde gezen keçiler, zaman zaman arabaların da önüne geçerek, mecburi mola verdirmekteler.



Bergama’ya 20 kilometre kala fıstıkların işlendiği bir fabrika var. Fıstık fabrikasına gittiğimizde, kozalaklardan makineler ile ayrılan fıstıkların, daha sonra da kabuklarından ayrıldığı düzenekleri izledik ancak fabrikanın içine sokmadıkları gibi, fotoğraf çekmeme de izin verilmedi. Sadece orada bulunan görevliler, Ekim ayının sonuna kadar toplanan kozalakların, Mayıs ayına değin kurutulduğunu ve daha sonra fıstık üretiminin başladığını belirttiler. Fıstık kabuklarının da 1200 derece gibi çok yüksek bir kaloriye sahip oldukları için, kabuklarının da fırınlarda ve kalorifer yakıtı olarak kullanıldığını anlattılar.




Kozak Yayla’sında ayrıca ‘’Kozak Üzümü’’nün yetiştirildiği bağlar ve bağların önünde ‘’ Bağdan beğendiğin üzümü seç, kes ve al’’ yazılı levhalar vardı.

Kozak yaylasında, Madra dağının zirvesinden de Ege Denizi ve Midilli Adası görünmekte. 16 köyü bünyesinde barındıran Kozak Yaylası’nda yaşayan halk başta çam fıstığı, üzüm, şarap, pekmez ve peynir üretimi ile geçimlerini sağlamaktalar.

Ormanın içindeki kıvrıla kıvrıla giden kilometrelerce yolun muhteşemliğini seyrederek, devasa çam ağaçlarının görünümünün güzelliğini ve oksijen yüklü havayı içinize çeke çeke Bergama’ya ulaştığınızda ise Kozak helvasını almadan sakın geçmeyin derim.

Gelin, görün ve gezin.
Tekrar tekrar bu güzellikleri yeniden görmek için tarifsiz bir arzu duyacağınızdan emin olabilirsiniz.
Doğa sporlarının, traking gezilerinin yapılabildiği Kozak Yaylası’nın muhtelif açılardan çektiğim fotoğrafları ile de yazımı süslemeye çalıştım.

Ülkemizdeki cennet köşelerden bir başka cennet köşeyi yine anlatabilmek, sizlere tanıtabilmek ümidiyle…

Sevgiler sunuyorum…

Ay Şen

















24 Ağustos 2016 Çarşamba

SUS...






http://blog.milliyet.com.tr/sus/Blog/?BlogNo=537595


Dön bir bak geriye! 
Geçmişine, mazine...Yapabildiklerine ve başarabildiklerine ya da . Ne kaldı geriye?
Koş, koş, koş, koş...
Çalış, didin, çabala.
Nereye kadar? Ne için? Kimin için? Ne diye?
''Sen güçlüsün! Bu zorluğu da aşarsın! Şükret haline!'' Ve saire ve saire...
İyi bir evlat ol. İyi bir eş. İyi bir anne, iyi bir kadın! Hep iyi ol. Zaten sen iyi isen herkes iyi ki!
Sus...''Kan kus, kızılcık şurubu içtim ''de.

Umut dağların yıkılsa da sus.

Sevinç çiçeklerin birer birer solsa da sus.

Ümit kelebeklerin ölse de sus.


''El alem ne der?''diye sus.

 ''Aman kimse üzülüp, darılmasın!'' diye sus.

Kırmızı, lacivert ya da mor çizgisi olanlar için ses etme, sus.
Kimsenin üstüne çizgi çekme, kara kalem ya da başka renkle.
''Ay ne kadar fedakar'' desinler. Sırtını sıvazlayıp poh pohlasınlar.

Sen hep koş, koş, koş,koş.
''Sen başarırsın, sen bu işin üstesinden de gelirsin'' dediklerinde; insanları mahcup etme, başar ve asla teşekkür bekleme... SUS...
Başaramadıkların için de mazeret üretme... Sus...
Bazıları inanmaz gözlerle bakıp, umursamasalar dahi ''Tükendim ben bittim, tükenmişlik sendromu yaşıyorum'' deme. SUS...
''İçim yanıyor, içim acıyor'' falan gibi laflar etme! SUS...''
Sevgi dolu ol.
Hak eden ya da hak etmeyen diye ayırt etmeden sev.
SUS...
''Güçlü Kadın'' imajını sarsma. Aman sakın zedeletme ! Yine sus...
Sel gibi akan gözyaşlarını görenleri '' Ayy gözüme yağmur kaçtı'' diye avut. SUS...
Üzüldüğünü kimselere belli etme. Sus...
Haşa hakkını, kişiliğini ya da ilkelerini karşındakilere savunmak gibi bir gaflete kapılma. Ve... SUS...
Dön bak geriye!
''Bu güne değin kendin için ne yaptın?'' diye sorgulama. SUS...
Kendin haricinde, başkaları için ne yaptı isen onlarla avun, gururlan.


Bütün sosyal medyadaki bağlantılarını, bütün teknolojik irtibatlarını askıya al.
Süresiz bir zaman aralığına mandalla ve SUS...


Bak bir gün daha battı.


Zaman dar...!!!

Ay Şen...

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Anneler Günü!





‘’Çılgınım bugün!
Çılgın bir serseri!
Ruhum aynen deli divane rüzgârlar gibi…
Üşüyorum anne… Çok üşüyorum!
Duymuyor ki sesimi… Duymuyor…
Zaten benim hiçbir zaman annem olmadı ki!
Bir yığın, sayısını hatırlamadığım annem oldu benim ama hiç biri gerçek annem değildi ki! Tabii bunu zaman ilerledikçe, yaşça büyüdükçe anladım ben!
Neden kahvaltı masasında bir dolu çocuk bir arada kahvaltı ediyoruz?
Neden saçlarımı okşayıp, bağrına basmıyor hiç kimse beni?
Neden biz her gelen kadına ‘’anne’’ diye sarılıyoruz?
Neden üstüme yemek döktüm diye kollarımı çimdikleyen Habibe anneye ‘’ ANNE’’ diyorduk ki biz?
Neden sonra bunların cevabını bulur oldum!
Benim annem yoktu ki!
İlkokula başladığım günlerde duymuştum ilk o cümleyi…
 ‘’ Yetimhane çocuğuymuş bu!’’
Bazen acıyan, bazen küçümseyen bakışlarla bakan gözler!
Siz annesizlik nedir bilir misiniz?
Belki!
Belki bileniniz var içinizde, belki de yok!
Amma ben çok iyi biliyorum!
Hani bugün ‘’Anneler Günü’’ ya…!
Şimdi kiminiz, çoluğunu çocuğunu alıp annenizin elini öpmeye gideceksiniz. Sarılıp, koklayacaksınız! Belki karınca kararınca aldığınız bir hediyeyi annenize armağan edecek, annenizin kokusunu içine çekeceksiniz. Ya da anne iseniz çocuklarınızı sevgiyle şefkatle sarmalayıp, seveceksiniz.
Ya ben?
Bir demet çiçek alıp da ‘’bu benim annemin mezarı’’ diyebileceğim bir mezar bile yok!
Essin o deli rüzgârlar!
Alıp savursun beni, zamansız bir zamanın içine…
Olmayacak bir hayalin peşine!
Belki annemi bulurum ha, ne dersiniz?’’

Ay Şen


8 Nisan 2016 Cuma

Pembe Gözlüklerle Hayata Bakmak!



http://blog.milliyet.com.tr/pembe-gozluklerle-hayata-bakmak-/Blog/?BlogNo=527909




Son günlerde bir baş dönmesi peydahlandı. Ne siz sorun, ne ben anlatayım misali. Rüzgârgülü gibi pır pır dönüyor başım! Sağa baksam fırıldak, sola baksam…! Şimdi okurken bu satırları, içinizden kıs kıs güldüğünüzü hissediyor gibiyim. Fesatlanmanın gereği yok yani. Biz unu eleyip, eleği duvara asalı hayli zaman oldu.
Tansiyon ilaçlarımı desen, zamanında, aksatmadan alıyorum.  Diyet desen halen devam.  Akdeniz diyetini yaşam tarzım haline getirdim. Eee şimdi bu baş dönmesi de nereden çıktı?
Psikolojik desem o da değil! Gerçi hepimizin psikolojisi son zamanlarda terelelli! Sokaktaki insanların da psikolojik yönden benden, hiçbir farkı yok ki!
Doğru soluğu aldım göz doktorunda. Uzun zamandır, miyop astigmat gözlüklerimi kullanmıyormuşum. Eh göz bozukluğu, baş dönmesinin ilk emarelerinden biriymiş! Doktorum öyle dedi.
Yeni bir gözlük edinmem şart oldu.
Gözlükçüde belki 40 tane çerçeve denedim. Sonunda Eflatun bir çerçevede karar kıldım. Gözlükçüm Ebru ‘’ Bak abla, bu gözlük sana çok yakıştı’’ dedi. ‘’İyi de camları da pembe olsun, numaralı da olsa pembe pembe, pespembe afili olsun’’ dedim.
Ayyy Dünya varmış!
Dünya’ya pembe gözlüklerle bakmak harikaymış!
Gökyüzü pembemsi, çiçekler desen keza… Sosyal medya bile renk değiştirdi bakışlarımda! Facebook oldu mosmor! Twitter’ın mavi kuşu da morumsu! Televizyon desen mis. Haberler pembe… Bakış açıları pespembe!
Türkiye’de 200 bin çocuk evliliği varmış! Pedofilinin bir başka çeşidi!
Çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismar olayları son zamanlarda hayli artmış!
İstismara uğradığını açıklayan, saklamayan ‘’cinsel istismar mağduru çocukların en kuvvetli ceza ile cezalandırılması şartmışmış!’’
Ensest ilişki sayısı ne yazık ki çok fazla ve tabu olması nedeniyle, toplumda hep saklanmış hatta göz ardı edilmişmiş!
Pedofili ve çocuk pornocuları din ardına saklanmışmış! Dini değerleri kendilerine kalkan edinip, çocukları istismar etmekte beis görmemiş bu pedofilller!
Ülkemizdeki 18 milyon çocuk niteliğindeki bireylerden, 1 milyonu halen ağır işlerde ve hatta büyük bir çoğunluğu sigortasız çalıştırılıyorlarmış!
Uyuşturucu batağına saplanan ya da yönlendirilen çocukların ise sayısı hayli fazla imiş!
Çocuk ıslahevlerinde halen 97 bin çocuk mahkûm varmış!
Çocuk ıslahevlerinin, rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüp de suçlu kapsamında olan çocukların, topluma kazandırılması konusunda belirgin bir çalışma yapılmamaktaymış!
(Yukarıda yazdığım veriler, TÜİK verilerinden alınmıştır.)
Aile ve Sosyal İşler Bakanlığının psikolog veya pedagoga ihtiyacı yokmuşmuş!
197 ülke tarafından benimsenmiş insan hakları belgesi olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 14 Ekim 1990 tarihinde imzalanarak, 27 Ocak 1995 tarihinde de resmi gazete de yayınlanarak ülkemizde de yürürlüğe girmiş!
‘’Çocuk Hakları Sözleşmesi… (ÇHS'nin) dört temel ilkesi;
·         Ayrım gözetmeme (Madde 2)
·         Çocuğun yüksek yararı (Madde 3)
·         Yaşama ve gelişme hakkı (Madde 6)
·         Katılım hakkı (Madde 12)’’
Bu maddelerden hangilerinin halen tam anlamı ile uygulanıp uygulanmadığı belirsizmiş!
Herhangi bir çocuk şiddete ya da cinsel istismara maruz kalır ya da öldürülürse!
‘’Bir kereden bir şey olmazmış!’’
Pembe gözlük takınca da bunların hiç biri görünmezmiş!
Bakmamak mı iyi, bakıp da görmemek mi?
Görüp de algılamamayı yeğlemek mi?
Yorum sizin!
Benden bu kadar!
Gözlükler eflatun, camları pembe amma yüreğim kan kırmızı!

Ay Şen