10 Mayıs 2017 Çarşamba

Geziyorum... Şirince ve Mandala Atölyesi




http://blog.milliyet.com.tr/geziyorum-sirince-ve-mandala-atolyesi/Blog/?BlogNo=560508

Selçuk’tan, Şirince’ye giden dar, dik ve zorlu yolda, hepimizin içerisinde çok büyük bir heyecan vardı. Gerçi o heyecanı gezi başladığından beri yaşıyorduk her birimiz ama bu başka bir duygu dalgası idi. Zira Mandala öğrenmek için Mandala Atölyesine gidecektik.

Geziye çıkmadan önce’’ Mandala’’ nedir diye araştırmıştım. Hani az biraz bu konuda bilgim olsun babında. Mandala belki daha önce de kulağıma çalınmış ama pek üstünde durmadığım ancak kulağa çok hoş gelen bir kelime. Ne olduğunu öğrendiğim zaman, hele de yapmaya başlayınca vaz geçemediğim.
Mandala, 
Sanskritçe bir kelime yani Hint kökenli. ‘’Manda’’ kendi, öz ve ‘’la’’ kap anlamındaki kelimelerin birleşimden oluşmuş ve de Doğu dillerinde ‘’enerjiyi saklayan kap’’ anlamında kullanılan bir sözcük.

Şirince’ye geldik. Eski adıyla ‘’Çirkince’’ şirin bir mübadele köyü. Hani 2012 yılının 21 Aralık tarihinde, Maya takvimini yorumlayanlarca ‘’Kıyametin kopacağının ve Dünya’da sadece Şirince’de olanların sağ kalacağının’’ iddia edildiği, hatta kalanlarında 5. Boyuta geçeceği söylenilen ve binlerce insanın akın akın sökün ettiği ünlü köy. Elbette bu söylentilerin boş olduğu ortaya çıktı ama Şirince bu meyanda ününe ün kattı.

Çeşit çeşit ürünlerin satıldığı dükkânların, şarap evlerinin, kumda kahve yapılan kafelerin, organik besinlerin satışa sunulduğu daracık, dik ve inişli yokuşlu sokaklarında dolana dolana antik bir kapının önüne geldik.

O kapı açıldığında ise o muhteşem kadını ‘’Alev Bitgel ‘’ ve eşi ‘’Aydın’’ beyi tanıma şerefine nail olduk.  Rengârenk güllerin ve sevimli kedilerin eşliğinde, sıcacık sevgi dolu, ışık yansıyan bir bahçede ağırlandık.

Alev hanım, renklerin sonsuz uyumu ve armonisi eşliğinde ‘’Mandala Dokuma Sanatı’’ nın inceliklerini, teknik ayrıntılarını uygulamalı olarak anlattı. Hoş sohbet, aile ortamı sıcaklığında; Meksika yerlilerinin de yıllar boyu Mandala yaptıklarını mandalanın merkezine ‘’Tanrının Gözü’’nün yansıdığının nitelendirdiklerini ve İspanyolların Meksika’ya geldikten sonra yerli halkın dağ köylerine çekilerek, bu sanata devam ettiklerini belirtti.

Güzel dilekler ve olumlu bir enerji ile başlanan mandalanın ruhsal dinginliği, yayılan yüksek enerjinin içsel huzura katkı sağladığını ve mükemmel bir terapi yöntemi olduğunu anlatırken, o içten gülüşü, sakin tavrı ile sahip olduğu yüksek enerjiyi de bizlere yansıttı.

Bu kadim sanatla uğraşmanın güzelliğini yaşamak harika bir duyguydu. Aslında belki binlerce yıldır bilsek de bilmesek de hayatımızın birçok alanında karşılaştığımız mandala, bize farkındalığı, sabırlı olmayı, zihnimizin sakinleşmesini, bilinçaltımızda bizi sıkan olguların açığa çıkmasını, duygularımızın dışa yansımasını sağlamakta. Hatta renklerin enerjisi ve iyileştirici özelliği de cabası. Zira renklerin de her kişiye göre farklı enerjisi var.

Alev hanımla ve değerli eşiyle geçirdiğimiz zamanın ne kadar olduğunun farkına varamadık oysa saatler geçmiş ve veda vakti gelmişti.  ‘’Biz yine geleceğiz en yakın zamanda’’ diye diye ayrıldık yanlarından.

Şirince’ye yolunuz düşerse mutlaka Simyacı Alev Bitgel’i ziyaret etmeyi ve özgün eserlerini ve de hazırladığı dokuma mandalaları görmeyi sakın ihmal etmeyin.

Bu harika geziden de notlar bu kadar.

Bir başka gezi notlarında buluşmak dileklerimle.

Sevgiler…

Ay Şen

Agarin Kültür ve Meditasyon Turları
https://www.facebook.com/groups/103376916860842/?fref=ts




























8 Mayıs 2017 Pazartesi

Geziyorum... Efes Artemis Tapınağı


http://blog.milliyet.com.tr/geziyorum-efes-artemis-tapinagi/Blog/?BlogNo=560390



Bu kez de rotayı Selçuk Efes Antik kentindeki Artemis Tapınağı’na doğru yönelttik. Agarin Kültür ve Meditasyon turlarının rehberliği eşliğinde ve öncülüğünde. Hani rotayı demişken, yanlış anlaşılmasın elbette gemiyle değil! 2015 yılında UNESCO Dünya Kültür mirası listesine alınan ve neolitik çağlarda kurulduğu tahmin edilen Efes Antik kenti büyük bir liman ve ticaret merkezi iken geçen 8000 yıl gibi bir zaman zarfında, Marnas çayının ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlar nedeni ile şu an bir kara kenti durumundadır. Ancak tarihi kalıntıları ile de halen binlerce yıl yaşanmışlıkları yansıtmaya devam etmektedir.

Yıllar boyu İzmir’den Kuşadası’na gelip gidişlerde belki yüzlerce kez geçmiş olmama karşın Artemis Tapınağının kalıntılarını görmemiş ve de tarihçesini bilmemiştim. Kültür turlarına katılmanın, yeni yeni yerler görmenin ve bilgiler edinmenin hazzını yaşamamak mümkün değil.

Anadolu Artemis’i olarak adlandırılan Ana tanrıça Artemis, Hititlerin ana tanrıçası olarak bilinen ve Anadolu mitlerinde eril bereket sembolü ana tanrıça olarak bilinen Kibele’yle birlikte bolluk ve bereket tanrıçası olarak adlandırılmakta ve bilinmektedir.

Ana Tanrıça Artemis için her yıl düzenlenen törenlerde sasısız boğanın adak olarak sunulduğu ve bu boğaların testislerinin de bolluk ve bereket getirmesi için toprağa gömüldüğü kaynaklarda belirtilmektedir. Hatta Artemis’in tasvir edildiği heykelde de boynunda bu boğa testislerinin sıralandığı görülmektedir.

Homeros’un İlyada destanında da yazıldığı gibi doğum yeri Bülbül dağı olan Ana Tanrıça Artemis için ilk yaptırılan tapınağın 117 ila 127 sütundan oluşan, 125 metre uzunluk, 55 metre genişlikte ve 25 metre yükseklikte olduğu buluntulardan anlaşılmıştır. M.Ö. 550 de Lidya kralı Croessus tarafından fethedilen Efes kentinde yıkılan Artemis tapınağı kral Croessus tarafından, Yunanlı mimar Thedoros’a eskisinden daha görkemli ve devasa bir mabet olarak yeniden yaptırıldığı kayıtlarda geçmektedir.
Romalı tarihçi Pliniy’e göre bu muhteşem yapı 90 metre yükseklikte, 105 metre uzunluk ve 55 metre genişlikte olup 600 metre karelik bir alana yayılmıştı ki, Güneş tapınağın sütunlarına tüm haşmeti ile yansımakta idi.

Artemis tapınağında, Jüpiter’den düşen bir metroit olduğu düşünülen bir kutsal taşın varlığından söz edilmekte ise de şu an sadece birkaç taş ve bir sütunun var olduğu tapınakta bu kutsal taşın hangisi olduğu bilinememektedir.

Kendinden bahsettirmek isteyen Efes’li Herostraus M.Ö. 356 da tapınağı yaktı. Tanrıçanın kutsal tapınağı, evini neden korumadığı sorgulansa da buna bir yanıt bulunamadı. Yıllar sonra anlaşıldı ki o gün Tanrıça Artemis, İskender’in doğumunda bizzat bulunmak ve yardım etmek için Makedonya’ya gitmiştir. Tapınak bu yangından sonra Scopas’lı Paros tarafından yeniden inşa edilir ve bu yapım süresi 120 yıl sürer. Tapınağın inşası esnasında Anadolu’ya gelen Büyük İskender, tapınağa talentler dolusu altın bağışlar ama ismi bağış levhasına yazılmaz.

Pers istilası esnasında Efes Şehrini korumak için Artemis Tapınağının sütunlarına zincirlerle bağlandığı rivayet edilir.

M.S. 6.yüzyılda Paganizm yasaklanır ve Kral Jüstinye’nin emri ile tapınaktaki kolonların birçoğu, Ayasofya’nın yapımında kullanılmak üzere Konstantinopolis’e(İstanbul) taşınır.

Roma kralı Constantine zamanında harap olan Efes antik şehri yeniden imar edilse de Constantine Hristiyan olduğu için tapınak ile ilgilenmez ve harap halde kalmasına göz yumar.

!863 yılında, British Museum’dan John Turtle Wood Tapınağı araştırmaya başlar. 1869 yılında tapınağın buluntularından elde ettiği bir çok parçayı İngiltere’ye götürür. Bu parçalar arasında Ana tanrıça Artemis’in heykeli de bulunmakta olup, şu an British Museum’da sergilenmektedir.

Ana Tanrıça Artemis’i tasvir eden bir heykel de Selçuk Müzesinde bulunmaktadır.

Yapıldığı tarihten itibaren defalarca yıkılıp yakılan ve 5 kez yeniden inşa edildiği arkeologlarca belirlenen Dünya’nın 7 harikasından biri olarak kabul edilen, Artemis Tapınağı bugün kaderine terk edilmiş sadece tek bir sütun ile ve bataklıklar içerisinde kendini görmeye gelenlere; tasvirlerde kalan muhteşem görüntüsü yerine mahzun bir halde durmaktadır.

Kültür miraslarımızı böyle bakımsızlık ve bataklıklar içerisinde görmek, insanın içini derin bir hüzne boğuyor.  

Ülke olarak zor günlerden geçerken, etrafımızda amansız ve acımasız savaşlar devam ederken, siyaset , seçim, referandum derdine düşmüşken, yetkililerin ve de özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığının bu kültür mirasımıza gereken ilgi ve özeni göstermemiş olması beni derinden etkiledi.

Dilerim Anadolu’da sahip olduğumuz her bir kültür mirasımıza sahip çıkılır.

Bu arada, bu bilgileri edinmemde mihmandarlık eden Agarin Kültür ve Meditasyon Turu rehberleri Işık Madanoğlu ile Birsen Urcan’a da çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle…
Ay Şen


https://www.facebook.com/groups/103376916860842/?fref=ts
















17 Nisan 2017 Pazartesi

Kayıp Aranıyor!



Tüm ışıklar söndü, aydınlık yerini kara kapkara bir karanlığa bıraktı birdenbire. Karanlığın koynunda buldu kendini dalga dalga. Uçsuz bucaksız, sonu belirsiz bir dehliz. Elinde solgun ve ölgün ışığı titrek bir mumla yürümeye çabaladı, kâh sendeleyerek, kâh tökezleyerek. Sesler yankılanıyordu, dehlizin derinliklerinden.  Akis yapıyordu duvarlara.
‘’Ben hiç değer vermedim ki ona ömrümce!’’ diyordu adam.
‘’Ya bana?’’
‘’Koyarım kavunu, peyniri, rakıyı masaya! İçtikçe içerim, içtikçe eziyet ederim, bini bir para! Sen başka!’’
İnanamadı duyduklarına! Bunca yıl, bunca emek, nafile çaba, boşuna!
Başı döndü, gözleri karardı, sendeledi daha bir fazla. Dehlizin duvarları o karanlıkta üstüne üstüne geldi.
Yıkıldı!
Ellerini yumruk yaptı bilinçsizce, gayri ihtiyari. Tırnaklarının battığı avuç içlerinden kan sızıyordu. Çöktü olduğu yere. Gözlerinden akan yaşlar, yol yol olmuş dereler misali.
Yollar uzun, yollar zor, yollar acıtıcı!
Yıkık dökük bir harabenin duvar dibinde vakitsiz açan bembeyaz bir çiçek gibi boynu bükük, daha da büküldü.
Koparılmıştı!

&&&

Bembeyaz gelinliğinin içinde bir kuğu gibi süzülürken, duvağını aralayan babası, yine o babacan ve sevecen tavrıyla, bir kez daha sarıldı sımsıkı, alnından öptü ve kulağına fısıldadı yavaşça, kimseye duyurmadan.
‘’ Henüz her şey bitmedi yavrum, daha vaktin var. Adım adım mutsuzluk yoluna gidiyorsun! İyi düşün taşın. Başımın üstünde yerin var. Senin için Dünya’yı durdururum ben. Yeter ki vazgeçtim de!’’

Dönülmez sandığı bir yola çıkmıştı. Gençlik ateşi, toyluk ya da acemilik mi demeliydi adına. Belki zorluğa, belki çileler dolu yeni bir hayata, belki de mutsuzluğa!

Olmasaydı aşk
Olmasaydı sevda
Kanamasaydı yürekler
Kalmasaydı hayaller düşlerde!
Bir ince sızı kaplar içimi
______________inceden inceye
Sessiz kal içeri girdiğinde
______________ ortalık darmaduman
Kırık dökük tüm duygular
______________ darmadağın
Bir tek umut kalmış sağlam
______________ kıyıda köşede
Ne olur onu'da sen kırma!


&&&

Savuramadı o başındaki duvağı yerden yere!
Oysa savurmalıydı, daha başında!
‘’Annen, baban yok artık! Ailen yok! Esirimsin benim bundan sonra! Ben ne dersem o!’’ dediğinde nikâhın ilk dakikalarında ‘’Kocam’’ diyeceği adam!
Ağlamaklı gözlerinde solan ışık, yıllarca kaldı fotoğraflarda…

&&&

Sahil kıyısında, bir balıkçı lokantası. Masada çeşit çeşit meze. Kavun, peynir ve rakı! Izgaradan yeni çıkmış, dumanı tüten balıkların buharı vururken, adamla kadının fütursuzca gülümseyen yüzlerine!
‘’Ben hiç değer vermedim ki ona ömrümce!’’
‘’Ya bana?’’
‘’Sen başka!’’
Bazı insanlar, bazı insanların mezesi olur hayatları boyunca değse de değmese de! İstese de istemese de!
Sen hiç yaşadın mı, kalabalıklar içinde yapayalnız, kimsesiz?
Sen hiç yaşadın mı, kapkaranlık dehlizlerde çaresiz?

&&&

Gözü pencerenin önündeki çiçeği kurumuş saksıya, gagalarındaki çer çöple yuva kurmaya çalışan kumrulara takıldı, yeni hastasının randevu saatini beklerken.
Annesinin hayali belirdi aniden gözlerinin önünde. Pamuk saçlarını örten, bembeyaz örtüsü başında. Gözlerinde derin bir anlam, sözlerinde bakışlarından da anlamlı ifadeler.
‘’Ey oğul, hayatın zorluklarını atlatmaya çalışırken, sahip olduğun kadına sahip çık ömrünce. Değer ver. Sevginin ve aşkın kutsallığını yüreğinin içine yerleştir, yaşa ve yaşat. Kumrular gibi muhabbetle sürdür birlikteliğini.
Unutma!
Kumrular, ölesiye bağlıdır eşlerine. Biri yitip gittiğinde, diğeri bir daha bir başka kuşla eşleşmez asla.’’ Değil ki beraberken! Asla oğul asla…

Kapının çalınması ile sıyrıldı düşündüklerinden. Bir kadın girdi içeri. Temiz, bakımlı, özenli bir o kadar da yıkık, bedbin ve bezgin bir halde. Belli ki örselenmişti. Ay’ın gülen yüzüydü de artık yüzünde ne gülücük ne de gülecek mecal kalmıştı. Sanki 10 şiddetinde bir depremde yıkılan koskoca bir binanın enkazından güç bela kurtarılmış bir hali vardı. Ağlamaktan feri kaçmış gözlerinin altında halka halka morluklar.

Kadın doktorun yer gösterdiği sandalyenin ucuna ilişti, tedirgin.
-Sizi dinliyorum.
Tane tane dökülürken dudaklarından kelimeler, gitgide boğazında düğümlenen hıçkırıkların körlüğünde boğulmaya başladılar birer birer.
-       İyi niyetli olmak suçsa doktor evet suçluyum ben! İnanmaksa söylenen her bir yalana dolana, hata ise hatalıyım ben!
-       Hayat bir kurguysa eğer, bizler de bu kurguda birer piyon! Şah mat doktor, şah mat!

Kadın anlattıkça ağladı. Ağladıkça anlattı. Kışın İzmir’in şirin bir ilçesinde, yazları ise güvercinleri ile simgelenen kuşlar adasında yaşıyordu. O evi almak için ne emekler dökmüş, o çok sevdiği saçlarını bile yitirmişti uzun süre! Deniz yoldaşı, deniz sırdaşı, deniz dert ortağı olmuştu yıllar boyu. Dertlerini dökmüştü köpük köpük dalgalara, haykırışları martıların çığlıklarına karışmıştı çoğu kez.

Sezer kadın yaşatılanları, sezer sırtına saplanan hançeri kadınsal duygularıyla ama o hançeri kocasıyla birlikte saplamaktan çekinmeyen kadını bulamaz yıllarca, tüm aramalarına karşın. Hiç yılmaz, bıkmaz, usanmaz. Elbet bir gün…!!!

‘’Eş oldu geceler yalnızlığıma, yıldızları topladım tek tek her gece gökyüzünden. Yanıp sönen kırpık kırpık ışıklarıyla eşlik ederlerdi geceleri bana elimde çiçekler, tan teri ağarıncaya değin.Çiçekler, siparişler, emekler, hiç bitmeyen çileler. Kavun, peynir ve rakı ile gelen tarifsiz eziyetler!

Tanrı’nın yüce Haşmetinden nasibini almamış, korkusu olmayan vicdansızların Dünya’sı bu Dünya! Bana göre değil!
Ben, benliğimi kaybettim doktor! Ümidimi kaybettim. Yaşam sevincimi, umutlarımı!’’

Hiç sözünü kesmedi kadının. Konunun ana temeli belliydi.  Kadını dinlerken, bin bir düşünceye gark oldu aynı anda. Kadına nasıl yardımcı olabileceğini, bu travmadan nasıl kurtarabileceğini düşünüyordu. Birkaç seansla bu yıkıklığı onaramayacağını algıladı ya da yazacağı ilaçlarla.
‘’Geçmişi sil, geleceği planlama, anı yaşa’’ diyemezdi ki kadına. Klasikleşmiş, klişeleşmiş, beylik sözlerle.
Kadının, geçmiş, gelecek ya da an kavramı yoktu o esnada. Yaşamaktaydı zamansız bir boyutta. Yüreğinin iç paramparça, doluydu can kırıklarıyla.

-Kelimeleriniz, anlatımlarınız derin anlamlar içeriyor. Yazmayı düşündünüz mü hiç? Diye sordu doktor.
-Zaman zaman yazıyorum.
- Bir daha ki randevuya gelişinizde, hissettiklerinizi, düşüncelerinizi, kırgınlıklarınızı yazın. Yazın ki birlikte irdeleyelim. Her insanın içinde sönmeyen bir umut ışığı vardır. Birlikte o ışığa ulaşabiliriz belki de ama elbette sizin gayretinizle…

Doktorla yaptığı hazin ve unutamadığı, hatırladıkça halen yaralarının sızladığı o konuşmanın ardından aylar geçti, yıllar bitti. Tavsiyesine uydu doktorun. Yazdı, yazdı, yazdı…
Güçlüydü…
Azimli ve de kararlı.
İki eliyle kavradığı o melun hançeri çıkardı sırtından. Hani o ihanetin simgesi hançeri.
Sildi gözyaşlarını. Yüreğinde kanayan yaralarına tuz bastı.

&&&

Gün batıyordu yine, Güneş tüm kızıllığını yansıtmıştı denizin üzerine. Bir geçmişe baktı, bir de geleceğine.
Gazap üzümlerinin tadı burulur yıllar geçtikçe daha da bir burulur, içenlerin ağzında acı, yüreklerinde azap olur.
Saman altından yürütülen su, gizli kalamaz ki akar akar da yolunu bulur.
Bazı insanlar vardır, kiminle dans ettiklerini farkına varamaz, oyun halen devam ediyor sanır.
Umulmadık zamanda, ummadık taş, yarar başlarını da şaşar kalırlar. Yaldız yaldız dökülür maskeler yüzlerden. Rüzgâr haşmetli esintisiyle, karşı konulamaz bir halde eser de estikçe içilen gazabın şarabı azap tadında daha da bir sarhoş eder.
Geceler ah geceler, kara, kapkara zifir geceler… Bitimsiz!
Artık, Güneş’in denize kavuşmasını, içine sindire sindire seyreder.
İLAHİ ADALET, er geç tecelli eder!

Ay Şen




8 Ocak 2017 Pazar



http://blog.milliyet.com.tr/her-yer-bembeyazdi/Blog/?BlogNo=550455


Beyazdı. Saf ve masum. Örtebiliyor muydu tüm kötülüklerin üzerini?
Bilinmez!
Önce sepkendi sulu sulu, sonra taneciklere dönüştü daha sonra lapa lapa ve rüzgarın hızıyla tipi tipi. Düştüğü her yeri örttü.
Ağaçlar, dallar beyaza büründü. Manzara nefisti.
Kadın, battaniyenin altında soğuktan titreşen 3 çocuğuna baktı üzüntülü gözlerle. Çok soğuktu çok. Oysa onun içi yangın yeri gibi alev alev. Son kalan 2 parça odunu attı sobanın içine. Harlayan ateşin üzerinde; bir çorba kaynattı alelacele. Dünden kalan ekmekleri doğradı. Sobanın az biraz verdiği ısıyla çocuklar kıpırdandı. ''Hadi yiyin yemeğinizi çabuk çabuk'' diye söylendi çocuklara.
Bir başka evde, bir çocuk sevinç çığlıkları atıyordu pencerenin önünde. ''Anne bak ne kadar güzel yağıyor. Hadi dışarı çıkalım, kartopu oynayalım.''
Kadın, sofrayı topladı. Sobanın geçen ateşine baktı acı acı. Yine içi yandı.
Saç kurutma makinesini 8 yaşındaki kızının eline verdi. ''Hadi bununla ısının biraz'' dedi!
Yan odaya geçti, başındaki eşarbı boynuna doladı. Üzerine çıktığı sandalyeye bir tekme attı.
Tüm hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken, kar beyazı oldu hatıralar.
Bir damla gözyaşı süzüldü. Kristalleşti. Dondu.
Her yer bembeyazdı.
Ölüm bile...
Ay Şen
Fotoğraf; Cigdem Savran Turgay'ın objektifinden

31 Ekim 2016 Pazartesi

Geziyorum... Kaz Dağları, Altınoluk, Avcılar



http://blog.milliyet.com.tr/geziyorum-kazdaglari--altinoluk--avcilar/Blog/?BlogNo=544624


Hazanı yaşamak var ya hüzün yüklenip de çıkmak dağların zirvelerine. Kızıllar, yeşiller, sarılar arasında.
Bir bulut olmak Gökyüzünde gri ve beyaz ya da sararmış bir yaprak, ağaç dibinde.

Yürüyorum. Yürüyorum. Yürüyorum…

Alabildiğine dik yokuşlarda, yol taşlı çakıllı ve zorlu. Yolun sağında, solunda, yanında ardında her bir yakasında zeytin ağaçları. Yemyeşil yapraklarının arasında yeşil, alaca ya da kararan meyveleri zeytinleri seyrede seyrede.

Fakir toprakların zengin ağacı diye nitelendirilen zeytin… Taşlı, çakıllı, kayalık, dik ve kıraç toprakların hazinesi zeytin. Belki en genci 80 belki 120 yaşında. Biraz dikkatli bakarsanız 300-400 yıllık ağaçlar da var aralarında. Anıt ağaç olma yolunda her biri.  Yüzyıllara meydan okuyan gövdeleri ve o gövdelerden yeşeren gencecik dalları. Dallarının üstünde binlerce zeytin… Hasata hazır…


Oksijen deposu, Homeros’un ilyada Destanında  ‘’Bin Pınar İda’’ diye adlandırdığı, İDA dağının, şimdiki adı ile Kaz Dağlarının eteklerindeyim.
Ve… Bu yolculuk hiç bitmesin dileğindeyim…
Yol boyunca, zirveye doğru ilerledikçe, tüm ağırlıkları attım üzerimden. Nelerle karşılaşacağım diye merak içerisindeyim.


Ruhum gezgin. Ruhum Özgür.
Metrelerce derinlikteki Şahin Deresi Kanyonu’nu seyrede seyrede tavşankanı, sıcacık bir çay eşliğinde mola; Avcılar Köyündeyim.
Kanyonda 7 tane gölet varmış da yukarıdan görmek olanaksız. Erişmek desen belki de imkânsız.
‘’Neden Altınoluk?’’ dedim, köy sakinlerine.
‘’Dön bir bak, alabildiğine mavidir Ege denizi. Işıltısı yansır Kaz dağlarına, tepelere. Güneş’in altın ışıkları oluk oluk süzülür, devasa çamların yaprakları arasından yüreğine yüreğine.’’
Aklım karıştı, anlatılan hikâyelerle, efsanelerle.
‘’Sarı kız’’ geldi mesela gözümün önüne.
Sonra aşkı uğruna gölette boğulan Hasan!
Güzellik yarışmasında, güzelliği tescillenen Afrodit… Daha neler neler.
Sabredin biraz, her birini anlatacağım sizlere.
Duyanlar, bilenler anlatsınlar diye bilmeyenlere.
Çok uzun yıllar boyu Türkmenler ve Yörüklerle beraber yaşamış Rumlar da Avcılar köyünde. Cumhuriyet döneminde Rumlar ile muhacirler yer değiştirmişler mübadele neticesinde.
Avcılar köyü sakinleri ‘’Yine gel, mahalli yemeklerimiz kıstırma, Üçkardeş ve gözlemenin nefasetini sunalım sana’’ dediler.

Antandros’un tarihi kalıntıları, Şahin Deresi Kanyonu’nun üstünde Şahin Tepe’de kurulan antik şehrin ve kale temellerini seyrede seyrede, Dedepınar’ından akan pınar suyunu içip, yolculuğa devam Dünya’nın 2. Oksijen deposu özelliğini taşıyan ormanın içinde. Bol oksijeni içime çeke çeke.
Yol aldım, Edremit Körfezi’nin bütünüyle tüm güzelliğini seyretmeye, daha daha da yükseklere.
Biter mi bu yolculuk yürüye yürüye?
İçimde bir his ‘’ Ne olur bitmesin’’ diye diye.
Sarıldım hazana, sararan yapraklara, yeşilin bin bir tonuna, kızıla ve tüm duygulara.

Ay buluta girende,
Dönüş vakti gelende…
Bir daha ki sefere sizler de gelin benimle birlikte.
Tarihe, geçmişe, mitolojiye, ülkemin birlikte yaşayan, nefes alan insan mozaiğine, günümüze, cennet köşelere selam ede ede…
Ne dersiniz?
Sevgilerimle…
Ay Şen




28 Ekim 2016 Cuma

Geziyorum... Kozak Yaylası







Yine çıktım yola…
Ayvalıktan, Gömeç istikametine doğru, sağ kenarda bir levha.
Kozak Yaylası…
‘’Kozak’’ adını, fıstık çamlarının kozaklarından aldığı söylenen taaa Ayvalık’tan; Bergama’ya kadar uzanan 50 kilometrelik yolun sağına dizi dizi yerleşmiş, dağ bayır, dere tepe her yerin fıstık çamları ile bezendiği; Türkiye’nin en büyük yaylalarından biri.






Anlatmakla bu güzellikleri ifade etmenin şu an zorluğunu yaşadığımı bilmenizi isterim ki mutlaka ve mutlaka görmeniz gerekli.

Bergama Krallığından beridir var olduğu bilinen fıstık çamlarının diyarı Kozak Yaylası.
Türkiye’de üretilen çam fıstığının %80’ni karşılayan, 5 milyondan fazla olduğu söylenen fıstık çamları, yolun kıyısında sonbaharın bin bir hazan rengine bürünmüş palamut meşeleri, çınarlar ve sararan kavaklar ile çevrelenmiş.

Granit kayaları ve kalkitli topraklarda yetişen fıstık çamlarının arasında sürüler halinde gezen keçiler, zaman zaman arabaların da önüne geçerek, mecburi mola verdirmekteler.



Bergama’ya 20 kilometre kala fıstıkların işlendiği bir fabrika var. Fıstık fabrikasına gittiğimizde, kozalaklardan makineler ile ayrılan fıstıkların, daha sonra da kabuklarından ayrıldığı düzenekleri izledik ancak fabrikanın içine sokmadıkları gibi, fotoğraf çekmeme de izin verilmedi. Sadece orada bulunan görevliler, Ekim ayının sonuna kadar toplanan kozalakların, Mayıs ayına değin kurutulduğunu ve daha sonra fıstık üretiminin başladığını belirttiler. Fıstık kabuklarının da 1200 derece gibi çok yüksek bir kaloriye sahip oldukları için, kabuklarının da fırınlarda ve kalorifer yakıtı olarak kullanıldığını anlattılar.




Kozak Yayla’sında ayrıca ‘’Kozak Üzümü’’nün yetiştirildiği bağlar ve bağların önünde ‘’ Bağdan beğendiğin üzümü seç, kes ve al’’ yazılı levhalar vardı.

Kozak yaylasında, Madra dağının zirvesinden de Ege Denizi ve Midilli Adası görünmekte. 16 köyü bünyesinde barındıran Kozak Yaylası’nda yaşayan halk başta çam fıstığı, üzüm, şarap, pekmez ve peynir üretimi ile geçimlerini sağlamaktalar.

Ormanın içindeki kıvrıla kıvrıla giden kilometrelerce yolun muhteşemliğini seyrederek, devasa çam ağaçlarının görünümünün güzelliğini ve oksijen yüklü havayı içinize çeke çeke Bergama’ya ulaştığınızda ise Kozak helvasını almadan sakın geçmeyin derim.

Gelin, görün ve gezin.
Tekrar tekrar bu güzellikleri yeniden görmek için tarifsiz bir arzu duyacağınızdan emin olabilirsiniz.
Doğa sporlarının, traking gezilerinin yapılabildiği Kozak Yaylası’nın muhtelif açılardan çektiğim fotoğrafları ile de yazımı süslemeye çalıştım.

Ülkemizdeki cennet köşelerden bir başka cennet köşeyi yine anlatabilmek, sizlere tanıtabilmek ümidiyle…

Sevgiler sunuyorum…

Ay Şen