23 Haziran 2011 Perşembe

Bu acımasız hayatın başrol oyuncuları!


Kasabanın en kalabalık, en yoğun günlerinden biriydi yine O gün. Hava soğuk, fırtına alabildiğine şiddetli, rüzgâr ıslıklar çala çala esiyor ve bu arada da nefes kesiyordu bıçak gibi. Pazarı vardı kasabanın O gün. Tezgâh kurmuş esnaf, deli rüzgâra karşı koymaya çalışıyordu çaresiz. Pazar şemsiyeleri bir sağa, bir sola devriliyor, tezgâhların üzerindeki mallar tarumar. Lakin ne fayda her şey rüzgârın esiri misali, dağılmış uçuyordu biteviye.
Genç kadın, elinden tuttuğu çocuğu, hem rüzgârdan korumaya çalışıyor, hem de hızlı yürürsün diye çekiştirip duruyordu. Küçük çocuk yürümemekte direniyor, ayakları sanki geri geri gidiyordu. Çok değil daha beş yaşındaydı. Minicik elleri buz kesmişti. Soğuktan mı aksilikten mi bilinmez? O direndikçe kadının sinirleri daha da bir ayaklanıyor, dişlerini sıktıkça çenesi titriyordu.
Hakim olmalıyım kendime! Diye düşündü.
Çok özlemişti yavrusunu. Yolculuğu esnasında, otobüsteki diğer yolcular görmesinler diye gözyaşlarını saklamış için için ağlamış, yüreğine akıtmıştı.
Kasabanın bağlı olduğu şehirde yaşıyor, üç ay gibi zaman aralıklarında çocuğunu görmeye geliyordu. Sevdiği, canından çok sevdiği yavrusundan ayrıydı yıllardır.
Üzgün ve çaresiz!
Geliyor, çocuğunun ihtiyaçlarını karşılıyor, birkaç saat onunla zaman geçiriyor, kokluyor, sarılıyor, hasreti koynunda, eli böğrünün üstünde, aklı yavrusunda, kalbi paramparça geri dönüyordu.
Hayat bu işte! Kime ne oyun oynayacağı belli olmuyor ki?
Çocuk annesine soğuk bir bakış fırlattı. Elini hızla elinden çekmeye çalışarak!
-Bir daha gelme! Gelme! İstemiyorum ben seni!
-Neden, böyle yapıyorsun canım?
-İstemiyorum! Hep geliyorsun, beni yine bırakıp gidiyorsun. İstemiyorum gelme!
-Babaannen, seni çok seviyor çiçek gibi bakıyor. Gitmeye mecburum annem!
-Olsun! Gelme! İstemiyorum!
Çocuk sanki fırtınadan cesaret almışçasına, esip gürlüyordu. Minicik yüreğindeki isyanlar, çağlamaya devam ediyordu.
Genç kadın, ne yapacağını şaşırmış vaziyette, kalakaldı olduğu yerde. Yüreğinin sıcaklığı ile o minik elleri ısıtmak istercesine diz çöktü, oğlunun önünde.
-Bir tanem, ne olur üzme beni.
-Seni çok seviyorum inan!
Bilemedi, nasıl ikna edeceğini yavrusunu. Zor zapt ediyordu gözyaşlarını. Sarıldı, daha bir sıkı sarıldı.
Çocuğun, isyanları dalga dalga yayılıyor, açığa çıkıyordu. Etrafta fırtınaya direnerek yürümeye çalışan insanlar, onların haline meraklı gözlerle bakıp, geçip gidiyorlardı.
Belki annesi değildi istemediği, belki de yaşadığı hayattı.
Kim bilir?
Kimden yardım istese? Kime yanıp yakılsa? Genç kadın çaresizliğin pençesinde debelenip duruyordu.
-Yavrum! Bu acımasız hayat romanının başrol oyuncularıyız! SENle BEN! Dedi.
Liseyi bitirip, üniversiteyi kazandığı yıllardı. Babasını aniden yitirmişti. Ablaları, okuyabilmesi için yeterli desteği sağlayamayacaklarını, okumasının da şart olmadığını söylemişlerdi acımasızca. Yaşlı anacığı’ Hadi kızım, okuyup da ne yapacaksın? Bir işe gir de, hem eve katkın olsun, hem de kısa yoldan hayatını kurtar.’ Demişti.
Zeyno, içine okuma aşkını gömmek zorunda kalıp, kan ağlaya ağlaya iş aramaya koyulmuştu. Eş, dost, sınavlar derken bir iş buldu. Ancak! Tayini oturdukları şehre bağlı bu kasabaya çıkmıştı. İlk günler hayli zorlandı. Birkaç arkadaşı ile birlikte ev tuttu. İşten eve, evden işe tek düze yaşam sürüyordu. Kazandığı paranın da yarısını anasına gönderiyordu.
Aşk! Kapıyı çaldı ansızın!
Çalıştığı işyerinde, genç bir delikanlıya kaptırdı gönlünü. Uzun boyu, düzgün fiziği, yeşile çalan kahverengi gözleri ve etkileyici bakışlarına vurulmuştu. Mehmet’te ona karşı boş değildi. Önce kaçamak bakışlar, hafif tebessümler derken delikanlı yavaş yavaş Zeyno’nun yanından ayrılmaz oldu. İş çıkışlarında, öğle tatillerinde, zamanla ayrılmaz oldular.
Çok mutlu idi. Uçuyordu sevinçten. Zil çalıyordu etekleri. Kalbi sığmıyordu yerine, fırlayacakmışçasına atıyordu küt küt. Uzun zaman sevgi deryasının derinliklerinde kulaç attılar beraberce. Dünya sanki onlar için dönüyordu. Kendileri ve sevgilerinden başka hiçbir kavram yoktu. Zaman anlamını yitirmişti.
Güzel olan her şeyin bir gün sonu gelirmiş misali.
Gerçek! Offf!!!
Bir gün gebe olduğunu fark etti. Sevinçle ama çekine çekine, Mehmet’e durumunu anlattı. Ne bekliyordu? Ne oldu!
Mehmet, kıyametleri kopardı. Böyle bir duruma hazır olmadığını, suçlu olduğunu, önlem alması gerektiğini, sorumluluk kabul etmeyeceğini, söyledi.
Zeyno! Ne yapacağını şaşırmış halde perişan. Havalara uçurulup, sevgi bulutlarına çıkacağını sanırken! Yıkıldı!
Sevinci kursağında, mutluluğu rüyalarında, bebek karnında! Öylece kalakaldı ortada!
Mehmet, anında sırt dönmüştü ona.
-Ben, böyle bir durumu aileme anlatamam!
-Bu şartlarda da seninle asla evlenemem!
-Zaten! Kesinlikle kabul etmez ailem! Dedi.
 Çıktı işin içinden. Sanki bu kadar kolaymış gibi. Onun için kolaydı nitekim. Sıyrıldı sorumluktan, dertlerden. Ardına bakmadan terk etti, hiç çekinmeden!
Hayat bu işte!
Annesine, ablalarına anlatamadı uzun süre. Hamileliğini gizledi uzun süre herkeslerden. Nereye kadar? Artık iyice belli olmaya başlamıştı. Gizleyecek durumu kalmamıştı. Utana sıkıla, anlattı durumunu ailesine. Kıyamet! Kıyamet o gün koptu işte. Keşke yer yarılsa da yaşamak zorunda kalmasaydı bunları, işitmeseydi bu kadar onur kırıcı lafları.
-Derhal! İzale edeceksin bu çocuğu.
-Beni kocama ailesine rezil etmeye ne hakkın var senin?
-Kızım, hiç mi akıl yok sen de?
Daha neler, neler işitmedi ki?
Aşk mı? Gençlik ateşi mi? Acemilik mi?
Ya yıkılmışlık! Üstüne üstlük işittiği hakaretler!
Esaretten beter, çilekeş bir halde dokuz ayı tamamladı. Bebeğini ilk kucağına aldığında, onun mini minnacık ağzına, ufacık ellerine, güzel yüzüne bakmaya kıyamadı. Koklamaya, öpmeye doyamadı.
Ne var ki! Çaresizlik ah çaresizlik!
Uzun zaman bebeğini verebileceği bir aile aradı, bulamadı. Sonunda son çare, Mehmet’in annesine gitmeye karar verdi, kucağında minik bebeği ile. Evin kapısında, elinde kundakta bir bebek ile genç bir kadın gören Mehmet’in annesi şaşırdı. Onu içeri buyur etti.
Zeyno, yaşadıklarını anlattı ağlaya ağlaya.
-Ne babası, ne de ailem istemiyor!
-Ne beni, ne de bebeğimi! Kimselere vermeye de kıyamadım.
-Ne olur! Bebeğime sahip çıkın! Diye yalvardı.
Gerçeklerle aniden yüzleşen babaanne, bu duruma çok üzüldü. Düşündü! Ne yapsın ki? Yavrusunun yavrusu idi minik bebek. Vicdanının sesine kulak verip, bağrına bastı bebeciği.
Zeyno, ailesinin bulunduğu şehre tayin oldu, aklı kalbi minik bebeğinde kalarak. Mehmet’in annesi, yavrucuğa sahip çıkıp, büyüttü.
Gençler mi çaresiz? Toplum mu acımasız? Bilinmez!
Şimdi üç ayda bir gelip, oğlunu bağrına basıyor ve ihtiyaçlarını karşılıyor Zeyno. Büyümekte olup, durumu yavaş yavaş kavramaya çalışan oğlunun isyanlarına dayanmaya gayret ediyor.
Ona veremediği sevgi, gösteremediği şefkat için de ıstırap içerisinde vicdan azabı çekip, ileride de daha büyük olacak tepkilere nasıl dayanacağını düşünüyor.
-Hadi yavrum! Gel, bu gün seninle çok güzel bir gün geçireceğiz. Diye yalvarırken oğluna.
Gözyaşlarını kristalleştiren rüzgâra, esen çılgın rüzgâra direnmeye çalışırken.
Hayata karşı verdiği mücadele!
Onu sormayın!
Ayşen Arslangiray Kura
23.6.2011/Kuşadası
Facebook:http://facebook.com/aakura
Twitter:http://twitter/#!/aysenkura