1 Haziran 2011 Çarşamba

DÖRT ÇILGIN KAFADAR

Yıllardan 1989, aylardan Ağustos, İzmir sıcak mı sıcak bunaltıcı günlerinden birini yaşamakta. Hava sıcak, nem yoğun, nefes alırken bile zorlanmakta insanlar.
Dört çılgın kafadarlardı onlar.
Ahmet, Ali, Yılmaz ve Hasan.
Dokuz Eylül Üniversitesi, İnşaat fakültesinin kampüsünde başlamıştı arkadaşlıkları. Kimi İzmir’den, kimi yakın illerden, kimi de ırak ellerden.
Hangimiz, unuttuk ki ya da unutabildik okul arkadaşlarımızı. Kiminle paylaştık en değerli anlarımızı, kimini yitirdik, kimiyle de sürdürdük dostluklarımızı.
İşte; bizim kafadarlarda, üniversite hayatının en güzel günlerini, kâh sevinerek, kâh üzülerek, iyisi ve kötüsü ile birlikte geçirdiler.
Gün geldi, afacan küçük çocuklar gibi haylazlık ettiler, kimi zaman da kafa kafaya verip okulu bitirme çabası ile gayret ettiler. Vizeler, finaller, nereden çıktı bu sınavlar diye hayıflandılar.
Sevdiler, sevildiler. Bazen terk eylediler, bazen de terk edildiler, ama hep sevginin kıymetini bildiler ve birbirlerini hiç ihmal etmediler arkadaşlık adına.
Derken aylar, yıllar aktı geçti, okulu bitirdiler.
O yıllarda, işsizlik bugünlerde olduğu gibi tavan yapmamış bir dönem olduğundan, karınca kararınca iş bulup, çalışmaya başladılar.
Ortak tutkularından biri belki de en önemlisi denize olan aşkları idi.
Günlerden bir gün; Hasan’ın çalıştığı, deniz kenarında bulunan, şantiyede buluştular akşamüzeri.
Hasan-Arkadaşlar, süper bir tekne siparişi verdim. Hadi gidip alalım. Bugün teslim almam gerekli.
Ahmet-Şimdi sırası mı? Biz bu akşam deniz kıyında eğlenmeye geldik, senin yanına.
Hasan- Olsun! Tekneyi alır, denizin ortasında yer içer eğleniriz, fena mı olur?
Ali- Tamam abi, hadi gidelim o zaman.
Yılmaz, seslenmedi. Dikkatle dinledi hepsini. Bakalım ne olacaktı, bu konuşmanın neticesi. Sessizce bekledi.
Ahmet- Oğlum! Evdekilere haber vermedik. Geç kalırız, merak ederler şimdi, burada telefon da yok.
Hasan- Bana mı sordun evlenirken? Karından izin al da gel!
Ahmet- Adamın kafasını bozma şimdi. Biz her yaptığımız işte izin mi aldık?
Ahmet- Ya senin eşin? Merak edip kızmayacak mı sanki?
Yılmaz, suskunluğunu bozdu.
-Hadi, ikiniz de yeni evlisiniz. Şurada karpuz, peynirle iki kadeh parlatıp, evimize dönelim.
Ali- yok be arkadaşım, tekne fikri benim kafama yattı. Hadi gidip alalım, hem gezer hem eğleniriz.
Sonunda; murat 124 e kurulup, Çınarlı’ya doğru, tekneyi almak üzere yola çıktılar.
2 metrelik fiberglas tekneyi alıp, tellerle arabanın üzerine bağlayıp, Narlıdere sahiline doğru yollandılar. Tekne aracın üzerinde eğreti durduğundan, yol boyunca da dördü de tek elleri ile tekneyi tuttular.
Her şey unutulmuş, sadece tekneye odaklanmıştı tüm duyguları. Evde bekleyen eşler, anne ve babalar. Önemli olan yeni tekne ve denizde yaşayacakları güzel anların hayali.
O tarihte, henüz mavi bayrak uygulaması yok. Yosunlar ve koli basili çok. Bu arada roman vatandaşlardan biri de atının günlük temizliği ile meşgul sahilde.
Deniz dalgalı, yosunlar kıyının tamamını ve denizin her yanını kaplamış vaziyette. Güçlükle, ittire kaktıra tekneyi denize saldılar, yosunları yara yara. Sevinç nidaları sahilin tümünü çınlatmakta.
Ortam öyle güzel, arkadaşlığın yüceliği o kadar derin ki ne yosunları gördü gözleri, ne de akıllarına geldi koli basili.
Güle oynaya, pür neşe, tekne ile açıldılar denizin enginliklerine.
Dört çılgın, içleri umut ve mutluluk dolu, şarkıların nağmeleri eşliğinde başladılar eğlenmeye.
O da ne?
Ahmet- Hasan! Ne yapıyorsun oğlum sen? Deli misin nesin? Ne işi var o şişenin denizde?
Hasan- Ya! Arkadaş, bardak almayı unutmuşuz. Şimdi dönsek olmayacak. Kadeh yerine bu şişelerle parlatacağız.
Ali- Len oğlum! Hayda! Deniz de mi yıkayacaksın o şişeleri?
Hasan- He! Ne yapayım şimdi? Bardak yaratacak halimiz yok ki! Denizin göbeğinde!
Yılmaz- Arkadaşım bu deniz pis ya! Hasta olacağız billah!
Hasan- Amma titiz adamlarsınız be! Alkol bu alkol, dezenfekte eder, var olan mikropları da öldürür. Söylenmeyin gari!
Dört neşeli çılgın! Eğlence alabildiğine,
Mehtap, katran karası denizin koynunda, oynaşır, denizde parıl parıl yakamozlar ışıldamak da dır.Bu arada evlerde bir telaş kıyamet, panik had safhada. Ne oldu diye beklemekte, bu arada da izmir kazan, onlar kepçe misali karakol, hastane aranmaktadırlar.
Ansızın! Motor susar, tekne kalır denizin orta yerinde, hepsi şaşkın!
Ah! Ne oluyor demeye kalkışmadan, yosunların teknenin pervanesine dolandığını fark ederler.Büyük bir çaba ile pervaneyi yosunlardan kurtarmaya çalışırlar. Hatta tepe taklak uzanırlar teknenin altına. Nafile!
Olmaz, olamaz başaramazlar.
Sonunda, çareyi denize dalmakta bulurlar, katran karası denize. Zar zor, bata çıka, uzun ve yorucu uğraşlar sonucunda tekneyi ve pervaneyi yosunların gazabından kurtarmayı başarırlar.
Artık! Evlere dönme vakti gelmiş ve geçmektedir. Kıyıya doğru yönelirler.
Şimdi! Asıl mesele; evlerde onları merak içerisinde bekleyip, aramakta olanlara durumu anlatabilmekte.
Evlerde, insanlar ağlamaları beğenememekte!
Nerede olduklarını, neden haber veremediklerini anlatabilmek bir yana, katrana bulaşmış yüzleri ve üst başları ile görüntüleri hayli gülünç. Bu hallerini gören aileler ve eşleri gülsünler mi, ağlasınlar mı? Bilemediler.
Daha sonra yaşananlar bilinememekte!
Tahmin etmesi zor olmasa da söylenememekte!
Hayat! Hazan yaprağı misali, savurmakta insanları ya hayallerinin peşinde, ya da kimi zaman uzak diyarlara bilinmezliklere.
Dört çılgın kafadar, halen o güzel arkadaşlık duygularını ve beraberliklerini yıllara rağmen sürdürmekte.
Kimi yad ellerde, kimi şantiyelerde başka başka şehirlerde.
Sahip oldukları dostluk, halen tüm hızı ile devam etmekte.
Zaten önemli olan!
Şu iki kapılı fani handa dostlarına, her koşulda sahip çıkabilmek değil midir?
Meziyet güzellikleri ve sevgiyi kaybetmemekte!

Ayşen Arslangiray Kura
30.5.2011/Kuşadası