Masalları yazan hayat mıdır? Yoksa hayatı mı masallar yazar? Bir varmış bir yokmuş. Hayat bir masalmış da bu masalı bazıları acı bazıları tatlı yaşarmış! Masalın sonu mu? Daha bilen olmamış...
24 Ağustos 2016 Çarşamba
SUS...
http://blog.milliyet.com.tr/sus/Blog/?BlogNo=537595
Dön bir bak geriye!
Geçmişine, mazine...Yapabildiklerine ve başarabildiklerine ya da . Ne kaldı geriye?
Koş, koş, koş, koş...
Çalış, didin, çabala.
Nereye kadar? Ne için? Kimin için? Ne diye?
''Sen güçlüsün! Bu zorluğu da aşarsın! Şükret haline!'' Ve saire ve saire...
İyi bir evlat ol. İyi bir eş. İyi bir anne, iyi bir kadın! Hep iyi ol. Zaten sen iyi isen herkes iyi ki!
Sus...''Kan kus, kızılcık şurubu içtim ''de.
Umut dağların yıkılsa da sus.
Sevinç çiçeklerin birer birer solsa da sus.
Ümit kelebeklerin ölse de sus.
''El alem ne der?''diye sus.
''Aman kimse üzülüp, darılmasın!'' diye sus.
Kırmızı, lacivert ya da mor çizgisi olanlar için ses etme, sus.
Kimsenin üstüne çizgi çekme, kara kalem ya da başka renkle.
''Ay ne kadar fedakar'' desinler. Sırtını sıvazlayıp poh pohlasınlar.
Sen hep koş, koş, koş,koş.
''Sen başarırsın, sen bu işin üstesinden de gelirsin'' dediklerinde; insanları mahcup etme, başar ve asla teşekkür bekleme... SUS...
Başaramadıkların için de mazeret üretme... Sus...
Bazıları inanmaz gözlerle bakıp, umursamasalar dahi ''Tükendim ben bittim, tükenmişlik sendromu yaşıyorum'' deme. SUS...
''İçim yanıyor, içim acıyor'' falan gibi laflar etme! SUS...''
Sevgi dolu ol.
Hak eden ya da hak etmeyen diye ayırt etmeden sev.
SUS...
''Güçlü Kadın'' imajını sarsma. Aman sakın zedeletme ! Yine sus...
Sel gibi akan gözyaşlarını görenleri '' Ayy gözüme yağmur kaçtı'' diye avut. SUS...
Üzüldüğünü kimselere belli etme. Sus...
Haşa hakkını, kişiliğini ya da ilkelerini karşındakilere savunmak gibi bir gaflete kapılma. Ve... SUS...
Dön bak geriye!
''Bu güne değin kendin için ne yaptın?'' diye sorgulama. SUS...
Kendin haricinde, başkaları için ne yaptı isen onlarla avun, gururlan.
Bütün sosyal medyadaki bağlantılarını, bütün teknolojik irtibatlarını askıya al.
Süresiz bir zaman aralığına mandalla ve SUS...
Bak bir gün daha battı.
Zaman dar...!!!
Ay Şen...
7 Mayıs 2016 Cumartesi
Anneler Günü!
‘’Çılgınım bugün!
Çılgın bir serseri!
Ruhum aynen deli divane rüzgârlar gibi…
Üşüyorum anne… Çok üşüyorum!
Duymuyor ki sesimi… Duymuyor…
Zaten benim hiçbir zaman annem olmadı ki!
Bir yığın, sayısını hatırlamadığım annem oldu benim ama hiç
biri gerçek annem değildi ki! Tabii bunu zaman ilerledikçe, yaşça büyüdükçe
anladım ben!
Neden kahvaltı masasında bir dolu çocuk bir arada kahvaltı
ediyoruz?
Neden saçlarımı okşayıp, bağrına basmıyor hiç kimse beni?
Neden biz her gelen kadına ‘’anne’’ diye sarılıyoruz?
Neden üstüme yemek döktüm diye kollarımı çimdikleyen Habibe
anneye ‘’ ANNE’’ diyorduk ki biz?
Neden sonra bunların cevabını bulur oldum!
Benim annem yoktu ki!
İlkokula başladığım günlerde duymuştum ilk o cümleyi…
‘’ Yetimhane
çocuğuymuş bu!’’
Bazen acıyan, bazen küçümseyen bakışlarla bakan gözler!
Siz annesizlik nedir bilir misiniz?
Belki!
Belki bileniniz var içinizde, belki de yok!
Amma ben çok iyi biliyorum!
Hani bugün ‘’Anneler Günü’’ ya…!
Şimdi kiminiz, çoluğunu çocuğunu alıp annenizin elini öpmeye
gideceksiniz. Sarılıp, koklayacaksınız! Belki karınca kararınca aldığınız bir
hediyeyi annenize armağan edecek, annenizin kokusunu içine çekeceksiniz. Ya da anne
iseniz çocuklarınızı sevgiyle şefkatle sarmalayıp, seveceksiniz.
Ya ben?
Bir demet çiçek alıp da ‘’bu benim annemin mezarı’’
diyebileceğim bir mezar bile yok!
Essin o deli rüzgârlar!
Alıp savursun beni, zamansız bir zamanın içine…
Olmayacak bir hayalin peşine!
Belki annemi bulurum ha, ne dersiniz?’’
Ay Şen
8 Nisan 2016 Cuma
Pembe Gözlüklerle Hayata Bakmak!
http://blog.milliyet.com.tr/pembe-gozluklerle-hayata-bakmak-/Blog/?BlogNo=527909
Son günlerde bir baş dönmesi peydahlandı. Ne siz sorun, ne ben anlatayım misali. Rüzgârgülü gibi pır pır dönüyor başım! Sağa baksam fırıldak, sola baksam…! Şimdi okurken bu satırları, içinizden kıs kıs güldüğünüzü hissediyor gibiyim. Fesatlanmanın gereği yok yani. Biz unu eleyip, eleği duvara asalı hayli zaman oldu.
Tansiyon ilaçlarımı desen, zamanında, aksatmadan alıyorum. Diyet desen halen devam. Akdeniz diyetini yaşam tarzım haline
getirdim. Eee şimdi bu baş dönmesi de nereden çıktı?
Psikolojik desem o da değil! Gerçi hepimizin psikolojisi son
zamanlarda terelelli! Sokaktaki insanların da psikolojik yönden benden, hiçbir farkı
yok ki!
Doğru soluğu aldım göz doktorunda. Uzun zamandır, miyop astigmat
gözlüklerimi kullanmıyormuşum. Eh göz bozukluğu, baş dönmesinin ilk emarelerinden
biriymiş! Doktorum öyle dedi.
Yeni bir gözlük edinmem şart oldu.
Gözlükçüde belki 40 tane çerçeve denedim. Sonunda Eflatun bir
çerçevede karar kıldım. Gözlükçüm Ebru ‘’ Bak abla, bu gözlük sana çok yakıştı’’
dedi. ‘’İyi de camları da pembe olsun, numaralı da olsa pembe pembe, pespembe afili
olsun’’ dedim.
Ayyy Dünya varmış!
Dünya’ya pembe gözlüklerle bakmak harikaymış!
Gökyüzü pembemsi, çiçekler desen keza… Sosyal medya bile renk
değiştirdi bakışlarımda! Facebook oldu mosmor! Twitter’ın mavi kuşu da morumsu!
Televizyon desen mis. Haberler pembe… Bakış açıları pespembe!
Türkiye’de 200 bin çocuk evliliği varmış! Pedofilinin bir
başka çeşidi!
Çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismar olayları son
zamanlarda hayli artmış!
İstismara uğradığını açıklayan, saklamayan ‘’cinsel istismar
mağduru çocukların en kuvvetli ceza ile cezalandırılması şartmışmış!’’
Ensest ilişki sayısı ne yazık ki çok fazla ve tabu olması
nedeniyle, toplumda hep saklanmış hatta göz ardı edilmişmiş!
Pedofili ve çocuk pornocuları din ardına saklanmışmış! Dini
değerleri kendilerine kalkan edinip, çocukları istismar etmekte beis görmemiş
bu pedofilller!
Ülkemizdeki 18 milyon çocuk niteliğindeki bireylerden, 1
milyonu halen ağır işlerde ve hatta büyük bir çoğunluğu sigortasız
çalıştırılıyorlarmış!
Uyuşturucu batağına saplanan ya da yönlendirilen çocukların
ise sayısı hayli fazla imiş!
Çocuk ıslahevlerinde halen 97 bin çocuk mahkûm varmış!
Çocuk ıslahevlerinin, rehabilitasyon merkezlerine
dönüştürülüp de suçlu kapsamında olan çocukların, topluma kazandırılması
konusunda belirgin bir çalışma yapılmamaktaymış!
(Yukarıda yazdığım veriler, TÜİK verilerinden alınmıştır.)
Aile ve Sosyal İşler Bakanlığının psikolog veya pedagoga
ihtiyacı yokmuşmuş!
197 ülke tarafından benimsenmiş insan hakları
belgesi olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 14 Ekim 1990
tarihinde imzalanarak, 27 Ocak 1995 tarihinde de resmi gazete de yayınlanarak
ülkemizde de yürürlüğe girmiş!
‘’Çocuk Hakları Sözleşmesi… (ÇHS'nin)
dört temel ilkesi;
·
Ayrım gözetmeme (Madde 2)
·
Çocuğun yüksek yararı (Madde 3)
·
Yaşama ve gelişme hakkı (Madde 6)
·
Katılım hakkı (Madde 12)’’
Bu maddelerden hangilerinin halen tam anlamı ile
uygulanıp uygulanmadığı belirsizmiş!
Herhangi bir çocuk şiddete ya da cinsel istismara
maruz kalır ya da öldürülürse!
‘’Bir kereden bir şey olmazmış!’’
Pembe gözlük takınca da bunların hiç biri görünmezmiş!
Bakmamak mı iyi, bakıp da görmemek mi?
Görüp de algılamamayı yeğlemek mi?
Yorum sizin!
Benden bu kadar!
Gözlükler eflatun, camları pembe amma yüreğim kan kırmızı!
Ay Şen
29 Şubat 2016 Pazartesi
29 Şubat 2020'ye
http://blog.milliyet.com.tr/29-subat-2020-ye/Blog/?BlogNo=524042
Özelsin…
Benim için, herkes için çok özelsin…
Bir daha dört yıl sonra geleceksin.
‘’Geleceğin varsa göreceğin de var!’’ derler ya! Hani öyle…
Belki bazılarımızı görme şansına eremeyeceksin, bazılarımız
da senin geldiğini.
Vakti zamanında bilemedik ‘’ zamanın’’ kıymetini!
Bilemedik, gelip geçen mevsimlerin, yılların geri
gelemeyeceğini.
Su gibiydi zaman, akıp geçiverdi benliğimizden, ömrümüzden.
Gençlik vardı serde!
Esense kavak yelleriydi gönüllerde.
Dizeler dizildi dizi dizi kaleme.
Ya şimdi?
Kim bilir ki nerelerde!
Belki bir ateşin alazlarından, duman duman süzülüp erişmişler
gökyüzüne,
Belki kuru bir yaprak misali, ram olmuş rüzgârın hiddetine
Her şey ama her şey yitip gitti, ‘’O’’ kısır döngünün acımasız
dişlerinde!
Belki hükümsüzdür hayaller.
Belki gölgelerin arasından sıyrılıp, ansızın çıka gelirler.
Belki umutla, mutluluk derdest…
Belki yeşerir ümit çiçekleri, en beklenmedik anda.
Belki kan, gözyaşı, savaş terk eyler yerini barışa,
güzelliklere…
Belki hülyadır, kardelenin kavuşması Güneş’e
Tek gerçekse!
Dünya tersine bile dönse! Mutluluğun masum çocuk
gülüşlerinde saklı olduğu…
Belki 2020’de siz bu satırları okurken yeniden, bense
sonsuzluk yolculuğunda yol alıyor alacağım usul usul…
Ey Özgürlük…
Ben varsam, varsın…
Ben istediğim sürece yaşarsın…
Ben izin verdiğimce yol alırsın alabildiğine!
Ya da yayan kalırsın!
İstersem çağlar…
İstersem çığlık çığlığasın!
Çığlığını duyan olursa ne ala!
Baka kalırsın Arş-ı Ala’ya
Ay Şen
24 Şubat 2016 Çarşamba
Salih Dursun ve kırmızı kart!
http://blog.milliyet.com.tr/salih-dursun-ve-kirmizi-kart-/Blog/?BlogNo=523475
Galatasaray’ın Kayserispordan transfer ettiği ve Trabzon spor’a kiraladığı, 1991 Sakarya doğumlu Salih Dursun, günlerdir manşetlerde! Sadece bizim manşetlerde olsa iyi. Dünya gündemine de ‘’skandal haber’’ olarak yerleşti.
‘’Skandal mı, değil mi? ‘’
Konuya tek taraflı değil, objektif bir gözle bakılmalı ve
öyle irdelenmeli.
Futbolcu kolay yetişmiyor ve her bir erkek çocuğu da futbol
oynayabilecek yeteneğe sahip olmuyor. Spor kulüplerinin alt yapılarında,
ailelerin de teşviki ile birçoğu futbola başlamış olsalar dahi; minik, yıldız,
genç takımlar derken, pek azı elene elene eleğin üstünde kalıyor. Bu arada
ailelerin olağanüstü çabaları, ettikleri masraflar da cabası.
Anadolu kulüplerinin de maddi güçleri ortada iken, alt yapıdaki
birçok deplasman maçlarına, turnuvalara da ailelerin de katkısı ile gidiliyor.
Bir de bu yolda ilerlemeyi akıllarına koyan gençlerin,
gösterdikleri olağanüstü çaba da göz ardı edilmemeli. Bizler sabahın en erken
saatlerinde, uykumuz ile vedalaşmakta zorlanırken, ‘’onlar’’ yaz, kış, yağmur
çamur demeden antrenmanlara gitmek için yollara düşüyor. Yeri geliyor Güneş’in
kızgın sıcaklığının, yeri geliyor lâpa lâpa yağan karın ya da sağanak yağmurun
altında top koşturuyorlar.
Elbette futbolda ya da sporun herhangi bir dalında öncelikle
disiplin gerekli amma işte görüldüğü gibi zaman zaman da kişiler ‘öfke kontrolü’’
dışına çıkabiliyorlar. Salih Dursun’da görüldüğü gibi!
Üstelik ‘’ 7 kişiye karşı 12 kişi ile oynamak çok
adaletsizdi. Rakibin 11 kişi kalması için kırmızı kartı hakeme gösterdim!’’
diye kurulan bir cümle, etkiye tepki ya da öz savunma değil midir?
Ast olan, yapılan davranışın nedenlerinin araştırılması ve
bu tür olaylara sebebiyet verilmemesi değil midir?
Galatasaray, Trabzon spor arasındaki maçın, verdiği kararlar
doğrultusunda çığırından çıkmasına neden olan hakem Deniz Ateş Bitnel’in ceza
almasının söz konusu olmadığı, sadece bu tür hatalı kararlar alan hakemlerin
‘’Bir süre dinlendirileceği’’ hususu bizzat MHK( Merkez Hakem Kurulu) başkanı
Kuddusi Müftüoğlu tarafından açıklandı.
Hatta ve hatta ‘’FİFA kokartı takan yeni hakemlerin, ilk
etapta bu ağırlığı taşıyamayıp, bocalama geçirip, hatalı kararlara imza
attıklarını da’’ itiraf etti.
Salih Dursun’un hakeme ‘’Kırmızı kart’’ göstermiş olması
Trabzon’da her ne kadar destek görmüş olsa dahi, ne ceza alacağı belli değil!
Örneğin ilk cezası lisansının olduğu Galatasaray tarafından kesildi bile! Galatasaray’a
dönüş kapıları hem yönetim hem de teknik heyet tarafından kapatıldı. Şimdi sıra
Türkiye Futbol Federasyonu’nun alacağı kararda!
Genç ve istikbal vaat eden bir futbolcunun, geleceğinin
karartılmaması ve de futbol hayatının nihayete erdirilmemesi yönünde karar alınması
tabii ki önemli… Üstelik söz konusu hakeme herhangi bir ceza uygulamasının
yapılmayacağı düşünülürse!
Ayrıca!
MHK tarafından bundan sonraki derbi maçlarına atanacak olan
hakemler de sorgulanacağı gibi, yine hakem hataları olursa ve bu hatalardan
dolayı oynayan takımlardan biri ya da diğeri mağdur olur ise, ne olacak?
Kırmızı karttansa sarı kart daha mı iyi?
Ne dersiniz?
Ayşen Arslangiray
23.2.2016
11 Ocak 2016 Pazartesi
Bir kadın... Bir erkek...
Ve aşk…
Ve hüzün
Ve hüsran…
Ve ayrılık…
Ve…
Gerçekler…
Bir kadın… Saatler sabırla halvet olmuş. Heyecan sığmaz
içine, taşar taşar deli çağlayanlar misali. ‘’Dile kolay, tam 21 ay oldu.’’
Diye söylenir kendi kendine.
‘’Gözlerinin derinliklerinde kaybolduğum, aşk ateşinin içine
düştüğüm ‘’ O’’ günün üstünden geçen 21 ay. Ümitlerim, beklentimin en büyük
yardımcısıydı bunca zaman. Aylar ayları
kovaladı. Mevsimler desen gönlümdeki gibi hep papatya zamanı. Ve… Şimdi
yeniden…’’
‘’Su akar da yolunu bulur muydu?’’
Bir erkek…
Ihlamur ağacının gölgesi düşmüştü, yer yer yıpranmış
brandanın üstüne. Kasım’a inat çıkan Güneş huzmeler halinde düşüyordu, tahta
masanın üstündeki örtüye. Yavaşça ilişti masanın kıyısındaki sandalyeye.
Kadının gözlerinden süzülen yaşları sildi parmak uçlarıyla nazikçe. ‘’Ağlama’’
dedi. Elleri titriyordu. ‘’Bir kahve içimi kadar zamanım var! Gitmem lazım!’’
Kadının dudaklarından belli belirsiz dökülen bir iki sözcüğü bile duymadı
telaşından.
İçilen kahveler yarım kaldı! Bardaklardaki sular da! Erkek
hızlıca kalkıp, apar topar, geldiği gibi gitti. Kadın anlamadı! Büründüğü
sessizliğin girdabında kayboldu. Hissettiği derin duygular, özlem, sevgi yerini
hüsrana bıraktı.
Hani bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı? Ya yarım kalınca?
Aklında bin bir soru. Bin bir acaba!
Ve…
Gerçekler…
Bu hayatta herkes kendi yoluna gider…
&&&
Bir kadın…
Ellerinde, avuçları ile sımsıkı sıktığı yumak halindeki
yeşil yün çoraplar. Sıvasız tuğlalardan örülmüş bir göz oda. Odanın duvarları,
içerden naylon örtülerle kaplanmış. Ev demeye ispat şahit ister! O göz odanın
ortasına kurulmuş derme çatma bir kömür sobası. Sobanın üstündeki güğümden
çıkan buharlar, kadının gözyaşları ile karışmış, damla damla dökülüyor
esvabına.
‘’Gitme!’’ dedim. ‘’Gitme!’’
‘’Daha bir hafta önce yanımdaydı. Şimdi yok !’’
Gözleri kan çanağı gibi, yaş yerine kan damlıyor sanki.
Kocaman bir kor alev, oturmuş taaa ciğerinin ortasına. Boğazında düğüm düğüm
düğümlenen hıçkırıklarının arasında, boğuluyor tüm sözcükler!
Şehit olan oğulcuğuna mı yansın?
Kanayan ana yüreğine mi?
Eşsiz kalan geline mi?
Babasız doğacak olan torununa mı?
‘’Şehitlik en kutsal mertebedir.’’ Diye ahkâm kesen
bilmezlere mi?
‘’Yokluk, yoksulluk’’ desen! O zaten hep vardı!
Bir erkek…
Metrelerce yükseklikteki karı küreyen iş makinesinin
kürediği karların içinde ağır aksak ilerleyen araç, ‘’hiç gitmesin ‘’diye
yalvaracaktı neredeyse. Saatlerdir yollarda idi. Belki de yüklendiği görev, bu
güne kadar ki görevlerinin içinde, en ağırı, en zoruydu. Uzun bir zaman diliminin
sonunda ulaştıkları ev, ev demeye ispat şahit isteyen bir haldeydi. Kapı yerine
geçen derme çatma tahtayı tıklattığında!
Yüreği paramparça!
Şapkasını eline aldı ve başını önüne eğdi.
Kelimeler, buzdan kristaller olup, diken diken batıyordu
diline.
Ne söyleyebilirdi ki şimdi bu anacığa?
Zaten söz söylemesine gerek kalmadı. Onu kapıda gördükleri
an, feryat, figan birbirine karıştı.
Zamanı geri döndürmek, mümkün olabilseydi. Ahhh keşke!
Ve…
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Cayır cayır…!!!
&&&
Bir kadın…
Dondurucu bir soğuk hâkim havaya. Denizin dalgaları sanki
birer ağzın boğa misali. Üzerindeki atık ve atıl maddelerle doldurulmuş güya
can yeleği görünümünde bir yelek!
Denizin üstüne uzanmış boylu boyunca yüzüstü. Mantar gibi
denizin üzerine yayılan cesetleri gören balıkçılar, sahil güvenliği haberdar
ediyorlar her ölümde. Her faciada!
Yine mülteciler!
Yine can acıtan dramlar!
Yine umutla yoğrulan ölüm yolculukları!
Yine ölüm tacirleri!
Yine sayısız ölüm!
Mezarlıkta kimsesiz, isimsiz, sadece numaralandırılmış mezarlar.
Aslında onlarında kimi kimseleri, aileleri vardı, bir zamanlar!
Bir erkek…
Bu kaçıncıydı kim bilir? Ege kıyılarından topladıkları
kadın, erkek, çocuk cenazelerinin, artık sayısını hatırlayamaz olmuştu.
Onlarcası hatta yüzlercesini.
Yine de vaz geçmiyorlardı, bunca ölüme karşın!
‘’Umuda yolculuk’’ diye diye belki de son çareleriydi. Yeni
bir hayat, yeni umutlar!
Sahile çektikleri cansız bedenin üstündeki can yeleğinin
altında bir beden daha hissetti, aniden. İşte Dünya bir değil, birkaç kez daha
yıkıldı başına. Bir titreme, bir ürperti aldı tüm vücudunu. Annesinin memesine
yapışmış, minicik bir bebek. Öylece teslim etmiş ruhunu.
Gözündeki yaşlar dondu. Bildiği tüm küfürleri sıraladı!
Lanet okudu Dünya’ya!
Lanet okudu insanlığa!
Lanet okudu kadere!
Ve…
Ölüm, nerede, nasıl, ne zaman geleceğini haber vermez.
Cinsiyet, yaş, zengin, yoksul ayırt etmez!
Kaçınılmaz son…
&&&
Bir kadın…
Hayat… Hep mücadele, hep yokuş… Her bir adımda engebe. Ya
çalı çırpı dolanır ayağına. Ya koca koca taşlar çıkar yoluna. Hele ki kadınsan
bu coğrafyada! Dur düşün, bir kere, bir kere daha!
Geçinmek zorundasın. Herkesle. İşinde, evinde… Kıramazsın,
sımsıkı bağlayan görünmez zincirlerini.
Hele isyan bayraklarını eline alıp da dalgalandırırsan,
aniden bir gün.
‘’Asi!’’ diye nitelendirilmen işten bile değil!
Ölgün sokak lambalarının belli belirsiz ışıklarının
arasında, karanlıklardan bir gölge çıktı sessizce. Elinde parlayan bıçağın
yansıttığı ışıklar ürkütücüydü. İlk darbeyi sırtından aldı. Sonra… Bir daha,
bir daha… Kan gölünün içinde debeleniyordu, çaresizce. Gözünün önünden film
kareleri halinde geçti tüm yaşananlar, hayatı, çocukları, son nefesini
verirken!
Adı Ayşe, adı Hayat, adı Arzu… Her neyse! Zaten adı yoktu
ki! Hiç olmamıştı. Kadındı sadece… Bir kadın…
Bir erkek…
İyice tembihlenmişti.
‘’Sakın konuşurken başını kaldırma! Sorulan sorulara, kısa,
net ve yumuşak cevaplar ver!’’
En masum halini takındı sanık sandalyesinde.
Ayağa kalktı… Başını eğdi!
‘’Pişmanım!’’ dedi.
Temiz giyimli, efendi bir görünüm sergiliyordu, eğreti takım
elbisenin içinde!
Tasarlayarak çıktığı bu yolda!
Şimdi, timsah gözyaşları dökülüyordu, kravatının üstüne…
‘’Yaz kızım, yaz!’’
Yaz kızım, diğerleri gibi pisipisine kayan bir yıldızın
ardından da yaz… Tüm yıldızlar gibi bu yıldız da kocaman kara deliğin
karanlığında kaybolup gitmişti. Kalan sağlarsa bizim!
Yaz kızım, yaz… Kim bilir belki bir gün sen de!
‘’Yaz kızım!’’
‘’Ağır tahrikten, saygın tutumdan, cezada indirime
gidilmesine!’’
‘’Cezanın 1/3 nün infazına!’’
Yaz kızım, yaz…
Ve…
Kanı yerde kaldı… İz iz…
İnsanlar gelip geçtiler, o sokaktan. O izlerin üstünden.
Sanki hiçbir şey olmamışçasına, yaşanmamışçasına!
Ay Şen
‘’
Etiketler:
ağır tahrik,
ana,
bir erkek,
bir kadın,
hüsran,
mülteci,
ölüm,
saygın tutum
2 Ocak 2016 Cumartesi
Kadınlar ne ister? Aşk mı, seks mi, sevgi mi?
Yani maksat da biraz oydu zaten...
Dikkat çekmek!
Sorunun herkese göre de ayrı bir cevabı var!
Yeni yıla girmemize saatler kala, yemek tarifi yazmaya niyetlendim ve klavyenin başına oturdum. Tam yemeğin malzemelerini listeleyecektim ki!
Bu soğuk yılbaşı gecesinde, karda kışta, aç açıkta kalan mülteciler geldi aklıma! ‘’Ölüm denizi Ege’de’’ ölüme doğru umutsuzca yol alışları… Yakalanışları… Gidenler, gidemeyenler, kaçanlar, kaçamayıp kenarda köşede belki de bir duvar dibine sığınmış, aç biilaç, titrer halleri geldi aklıma…
Yazamadım!
Sonra, Nusaybin’de, Cizre’de, Sur’da evlerini terk etmek zorunda kalan aileler düştü usuma. Ellerinde birkaç parça eşya ve beyaz bayraklar ile göç yollarına düşüşleri. Kalanların, bomba, silah ve ateş çemberi altında korkudan titreyişleri. Mültecilerin haline üzülürken, kendi insanımızın bu girdaba düşüşleri. Şehitlerimizin yeni yılın gelişinden bi haber aileleri. Her gün şehit haberleri… Evlerdeki yas! Babasız, atasız kalan evlatlar. Evlatsız kalan analar!
Çocuklar…. Çocuklar… Ağlayan çocuklar. Aç kalan çocuklar. Biçare çocuklar. Barışa, sevgiye, huzura, eğitime muhtaç kalan çocuklar…
Yazamadım!
Ne yemek tarifini yazmak geldi içimden ne de bu hissettiğim duyguları… Belki çok duygusalım! Bu soğuk gecede insanlık acı bir halde iken, lay lay lom da yapamadım.
Gerçi yazsam da ne fayda?
Buza yazacaktım kesin. Sen, ben okuyacaktık!
İşte böyle…
Durum ahval, bu merkezde!
Haaaaaa… Başlıkta ki sorunun cevabına gelince!
Belki çok kelime ile anlatılabilir amma şöyle noktalamak dileğindeyim.
Kadın, ne aşk ister, ne de seks! Olursa da hayır demez!
Kadın insan olduğunun bilinmesini, gerçek sevgiyi ve değer verildiğini bilmek ister…
Ay Şen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




