11 Ocak 2016 Pazartesi

Bir kadın... Bir erkek...




Ve aşk…
Ve hüzün
Ve hüsran…
Ve ayrılık…
Ve…
Gerçekler…
Bir kadın… Saatler sabırla halvet olmuş. Heyecan sığmaz içine, taşar taşar deli çağlayanlar misali. ‘’Dile kolay, tam 21 ay oldu.’’ Diye söylenir kendi kendine. 
‘’Gözlerinin derinliklerinde kaybolduğum, aşk ateşinin içine düştüğüm ‘’ O’’ günün üstünden geçen 21 ay. Ümitlerim, beklentimin en büyük yardımcısıydı bunca zaman.  Aylar ayları kovaladı. Mevsimler desen gönlümdeki gibi hep papatya zamanı. Ve… Şimdi yeniden…’’
‘’Su akar da yolunu bulur muydu?’’
Bir erkek…
Ihlamur ağacının gölgesi düşmüştü, yer yer yıpranmış brandanın üstüne. Kasım’a inat çıkan Güneş huzmeler halinde düşüyordu, tahta masanın üstündeki örtüye. Yavaşça ilişti masanın kıyısındaki sandalyeye. Kadının gözlerinden süzülen yaşları sildi parmak uçlarıyla nazikçe. ‘’Ağlama’’ dedi. Elleri titriyordu. ‘’Bir kahve içimi kadar zamanım var! Gitmem lazım!’’ Kadının dudaklarından belli belirsiz dökülen bir iki sözcüğü bile duymadı telaşından.
İçilen kahveler yarım kaldı! Bardaklardaki sular da! Erkek hızlıca kalkıp, apar topar, geldiği gibi gitti. Kadın anlamadı! Büründüğü sessizliğin girdabında kayboldu. Hissettiği derin duygular, özlem, sevgi yerini hüsrana bıraktı.
Hani bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı? Ya yarım kalınca?
Aklında bin bir soru. Bin bir acaba!
Ve…
Gerçekler…
Bu hayatta herkes kendi yoluna gider…

&&&

Bir kadın…
Ellerinde, avuçları ile sımsıkı sıktığı yumak halindeki yeşil yün çoraplar. Sıvasız tuğlalardan örülmüş bir göz oda. Odanın duvarları, içerden naylon örtülerle kaplanmış. Ev demeye ispat şahit ister! O göz odanın ortasına kurulmuş derme çatma bir kömür sobası. Sobanın üstündeki güğümden çıkan buharlar, kadının gözyaşları ile karışmış, damla damla dökülüyor esvabına.
‘’Gitme!’’ dedim. ‘’Gitme!’’
‘’Daha bir hafta önce yanımdaydı. Şimdi yok !’’
Gözleri kan çanağı gibi, yaş yerine kan damlıyor sanki. Kocaman bir kor alev, oturmuş taaa ciğerinin ortasına. Boğazında düğüm düğüm düğümlenen hıçkırıklarının arasında, boğuluyor tüm sözcükler!
Şehit olan oğulcuğuna mı yansın?
Kanayan ana yüreğine mi?
Eşsiz kalan geline mi?
Babasız doğacak olan torununa mı?
‘’Şehitlik en kutsal mertebedir.’’ Diye ahkâm kesen bilmezlere mi?
‘’Yokluk, yoksulluk’’ desen! O zaten hep vardı!
Bir erkek…
Metrelerce yükseklikteki karı küreyen iş makinesinin kürediği karların içinde ağır aksak ilerleyen araç, ‘’hiç gitmesin ‘’diye yalvaracaktı neredeyse. Saatlerdir yollarda idi. Belki de yüklendiği görev, bu güne kadar ki görevlerinin içinde, en ağırı, en zoruydu. Uzun bir zaman diliminin sonunda ulaştıkları ev, ev demeye ispat şahit isteyen bir haldeydi. Kapı yerine geçen derme çatma tahtayı tıklattığında!
Yüreği paramparça!
Şapkasını eline aldı ve başını önüne eğdi.
Kelimeler, buzdan kristaller olup, diken diken batıyordu diline.
Ne söyleyebilirdi ki şimdi bu anacığa?
Zaten söz söylemesine gerek kalmadı. Onu kapıda gördükleri an, feryat, figan birbirine karıştı.
Zamanı geri döndürmek, mümkün olabilseydi. Ahhh keşke!
Ve…
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Cayır cayır…!!!

&&&

 Bir kadın…
Dondurucu bir soğuk hâkim havaya. Denizin dalgaları sanki birer ağzın boğa misali. Üzerindeki atık ve atıl maddelerle doldurulmuş güya can yeleği görünümünde bir yelek!
Denizin üstüne uzanmış boylu boyunca yüzüstü. Mantar gibi denizin üzerine yayılan cesetleri gören balıkçılar, sahil güvenliği haberdar ediyorlar her ölümde. Her faciada!
Yine mülteciler!
Yine can acıtan dramlar!
Yine umutla yoğrulan ölüm yolculukları!
Yine ölüm tacirleri!
Yine sayısız ölüm!
Mezarlıkta kimsesiz, isimsiz, sadece numaralandırılmış mezarlar. Aslında onlarında kimi kimseleri, aileleri vardı, bir zamanlar!
Bir erkek…
Bu kaçıncıydı kim bilir? Ege kıyılarından topladıkları kadın, erkek, çocuk cenazelerinin, artık sayısını hatırlayamaz olmuştu. Onlarcası hatta yüzlercesini.
Yine de vaz geçmiyorlardı, bunca ölüme karşın!
‘’Umuda yolculuk’’ diye diye belki de son çareleriydi. Yeni bir hayat, yeni umutlar!
Sahile çektikleri cansız bedenin üstündeki can yeleğinin altında bir beden daha hissetti, aniden. İşte Dünya bir değil, birkaç kez daha yıkıldı başına. Bir titreme, bir ürperti aldı tüm vücudunu. Annesinin memesine yapışmış, minicik bir bebek. Öylece teslim etmiş ruhunu.
Gözündeki yaşlar dondu. Bildiği tüm küfürleri sıraladı!
Lanet okudu Dünya’ya!
Lanet okudu insanlığa!
Lanet okudu kadere!
Ve…
Ölüm, nerede, nasıl, ne zaman geleceğini haber vermez. Cinsiyet, yaş, zengin, yoksul ayırt etmez!
Kaçınılmaz son…

&&&


Bir kadın…
Hayat… Hep mücadele, hep yokuş… Her bir adımda engebe. Ya çalı çırpı dolanır ayağına. Ya koca koca taşlar çıkar yoluna. Hele ki kadınsan bu coğrafyada! Dur düşün, bir kere, bir kere daha!
Geçinmek zorundasın. Herkesle. İşinde, evinde… Kıramazsın, sımsıkı bağlayan görünmez zincirlerini.
Hele isyan bayraklarını eline alıp da dalgalandırırsan, aniden bir gün.
‘’Asi!’’ diye nitelendirilmen işten bile değil!
Ölgün sokak lambalarının belli belirsiz ışıklarının arasında, karanlıklardan bir gölge çıktı sessizce. Elinde parlayan bıçağın yansıttığı ışıklar ürkütücüydü. İlk darbeyi sırtından aldı. Sonra… Bir daha, bir daha… Kan gölünün içinde debeleniyordu, çaresizce. Gözünün önünden film kareleri halinde geçti tüm yaşananlar, hayatı, çocukları, son nefesini verirken!
Adı Ayşe, adı Hayat, adı Arzu… Her neyse! Zaten adı yoktu ki! Hiç olmamıştı. Kadındı sadece… Bir kadın…

Bir erkek…
İyice tembihlenmişti.
‘’Sakın konuşurken başını kaldırma! Sorulan sorulara, kısa, net ve yumuşak cevaplar ver!’’
En masum halini takındı sanık sandalyesinde.
Ayağa kalktı… Başını eğdi!
‘’Pişmanım!’’ dedi.
Temiz giyimli, efendi bir görünüm sergiliyordu, eğreti takım elbisenin içinde!
Tasarlayarak çıktığı bu yolda!
Şimdi, timsah gözyaşları dökülüyordu, kravatının üstüne…
‘’Yaz kızım, yaz!’’
Yaz kızım, diğerleri gibi pisipisine kayan bir yıldızın ardından da yaz… Tüm yıldızlar gibi bu yıldız da kocaman kara deliğin karanlığında kaybolup gitmişti. Kalan sağlarsa bizim!
Yaz kızım, yaz… Kim bilir belki bir gün sen de!
‘’Yaz kızım!’’
‘’Ağır tahrikten, saygın tutumdan, cezada indirime gidilmesine!’’
‘’Cezanın 1/3 nün infazına!’’
Yaz kızım, yaz…
Ve…
Kanı yerde kaldı… İz iz…
İnsanlar gelip geçtiler, o sokaktan. O izlerin üstünden. Sanki hiçbir şey olmamışçasına, yaşanmamışçasına!

Ay Şen



‘’


2 Ocak 2016 Cumartesi

Kadınlar ne ister? Aşk mı, seks mi, sevgi mi?


Yazının başlığı ilgi çekti değil mi?

Yani maksat da biraz oydu zaten...

Dikkat çekmek!

Sorunun herkese göre de ayrı bir cevabı var!

Yeni yıla girmemize saatler kala, yemek tarifi yazmaya niyetlendim ve klavyenin başına oturdum. Tam yemeğin malzemelerini listeleyecektim ki!

Bu soğuk yılbaşı gecesinde, karda kışta, aç açıkta kalan mülteciler geldi aklıma! ‘’Ölüm denizi Ege’de’’ ölüme doğru umutsuzca yol alışları… Yakalanışları… Gidenler, gidemeyenler, kaçanlar, kaçamayıp kenarda köşede belki de bir duvar dibine sığınmış, aç biilaç, titrer halleri geldi aklıma…
Yazamadım!

Sonra, Nusaybin’de, Cizre’de, Sur’da evlerini terk etmek zorunda kalan aileler düştü usuma. Ellerinde birkaç parça eşya ve beyaz bayraklar ile göç yollarına düşüşleri. Kalanların, bomba, silah ve ateş çemberi altında korkudan titreyişleri. Mültecilerin haline üzülürken, kendi insanımızın bu girdaba düşüşleri. Şehitlerimizin yeni yılın gelişinden bi haber aileleri. Her gün şehit haberleri… Evlerdeki yas! Babasız, atasız kalan evlatlar. Evlatsız kalan analar!

Çocuklar…. Çocuklar… Ağlayan çocuklar. Aç kalan çocuklar. Biçare çocuklar. Barışa, sevgiye, huzura, eğitime muhtaç kalan çocuklar…

Yazamadım!

Ne yemek tarifini yazmak geldi içimden ne de bu hissettiğim duyguları… Belki çok duygusalım! Bu soğuk gecede insanlık acı bir halde iken, lay lay lom da yapamadım.

Gerçi yazsam da ne fayda?
Buza yazacaktım kesin. Sen, ben okuyacaktık!

İşte böyle…

Durum ahval, bu merkezde!

Haaaaaa… Başlıkta ki sorunun cevabına gelince!

Belki çok kelime ile anlatılabilir amma şöyle noktalamak dileğindeyim.

Kadın, ne aşk ister, ne de seks! Olursa da hayır demez!

Kadın insan olduğunun bilinmesini, gerçek sevgiyi ve değer verildiğini bilmek ister…

Ay Şen

31 Aralık 2015 Perşembe

2015'de neler oldu?

http://blog.milliyet.com.tr/2015-de-neler-oldu-/Blog/?BlogNo=518567
Neler neler olmadı ki!
Belki çok güzel olaylar olup içimizi ısıttı, mutlu kıldı ama 2015 yılının geneline baktığımızda;  umutlarla karşıladığımız yılın bilançosu karman çorman…
İyiler ve güzellikler usumuzda kaldı.
Kötüler ve kötülükler yüreğimizi paraladı.
Ortalık toz duman!
Her yer viran!
Özge Can’ı hunharca katleden vahşi yaratıklar, belki en ağır cezayı almış olsalar, kanı yerde kalmamış gibi gözükse bile yüreklerimizdeki acısı soğumadı. Özge Can’ın, gülen o güzel gözleri fotoğraflarda anı olarak kaldı. Hiçbir şeyin artık Özge Can’ı geri getiremeyeceğini bilmek ise başka bir acı!
Özge Can gibi daha niceleri, şiddete, tecavüze maruz kalarak sonsuzluğa doğru yol aldı.
‘’Kadına Şiddete Hayır!’’ ‘’Özge Can bir simge olsun, Özge Can Yasası çıksın’’diye sokaklarda etkinlik düzenleyen sivil toplum kuruluşlarının üyelerine, güvenlik güçleri şiddetin en alasını uygulamakta beis görmediler!
Sonsuzluğa uğurladığımız kadınların ardından, müsebbipleri;  ‘’ya iyi hal’’ ya da ‘’ kadın suçlu idi’’ gerekçesi ile en az ceza ile sıyrıldılar. Zira kadının mezardan kalkıp da kendini savunacak, yöneltilen suçlamaları çürütecek bir durumu yoktu ki..!
Keza cezayı kesen hukuk insanlarının da anası, karısı ya da kızı!
Canlı canlı bombalar, etrafı kasıp kavurdular!
Suruç’da, Ankara’da canları yitirdik pisi pisine! Canlı canlı gittiler… Gidemeyenler de hastane köşelerinde, birçok uzuv ve organlarını kaybetmiş halde can derdinde kaldılar. Şimdi ne haldeler? Bilen eden yok! Basın daha önemli mevzulara takılıp kaldığı için…
Yamuk, paralel, teğet derken tüm geometri terimlerini bilmeyenler de öğrendi çok şükür!
Dün baş olanlar, kazdıkları kuyunun kumpaslarında!
Çarşambayı FED aldı… Perşembe Merkez Bankasına kaldı!
Eylülden beri dört gözle beklenen faiz artırımı, en sonunda 25 baz puan olarak açıklandı da finans piyasaları bekleye bekleye girdikleri sancılardan kurtuldu. Gelişmekte olan ülkelerin başını çeken biz, Brezilya, Arjantin ve Güney Afrika gibi ülkelerin alacakları tavır 2016 ya kaldı.
Bu arada pazarda akşamüstü son kalanları toparlayıp, evdeki torunlarına aş götürmeye çaba sarf eden Ayşe teyze elbet bunlardan hiçbir şey anlamadı! Zira her şey ateş pahasıydı ve biber zam şampiyonu olmuştu.
Olmadık zamanda tayyare düştü! Pardon düşürüldü!
Gerekçesi haklıydı amma komşu fena tavır aldı! Üstelik tam da tüm komşularımız ile sıfır sorun yaşarken!

Turizm, ithalat, tekstil sektörü büyük yara aldı hatta bavul ticareti bile yayan!
İnşaat şirketleri bile Gazap Üzümlerini yemek zorunda kaldı!
Üreticinin ürünleri, iç pazara kanalize edilmesine rağmen tam dokuz milyon ton sebze meyve çöpe atıldı. İç pazara gelen ürünleri gördüğümüzde de ne yazık, bizim milletin çeri çöpü yediği, en iyi ürünlerinse ihracata gittiği gün yüzüne çıktı. Bu da işin başka yönü!
‘’Kim olursan ol yine gel’’ sözünü düstur edindik! Sınırlar kalbura döndü! Savaştan kaçanSuriyelileri kucakladık. Kalan biz de kaldı, bizi beğenmeyenler Ege kıyılarından Avrupa’ya kaçmak için ne kadar plastik bot, ahşap gemi varsa tıka basa doldular! Amma velâkin kıyılar, çocuklarının istikbalini bahane eden mültecilerin gerek kendilerinin, gerekse istikbalsiz çocukların cenazeleri ile doldu.
Dünya’nın güzelliği, çocuk gülüşlerinin masumluğunda idi! Çocukların masum gülüşleri soldu! Hem de hiç açmamacasına!
Şehrimizde, caddelerde, sokaklarda Suriyeli ailelerin haline üzülürken biz!
Güneydoğumuzda yanan ateşten nasibini alıp, kaçan ailelerin dramı ise Suriyeli mültecilerin halini aştı, içimizi kor gibi yaktı!
Oralarda yaşayan çocuklar, hem evsiz, hem de eğitimsiz kaldı! Yıkılıp yakılan kütüphaneler, hastaneler, camiler de cabası!
Kocaman bir yılın içine, yapmaktan büyük zevk aldığımız seçimleri sığdırdık! Bir daha, olmadı! Bir daha!
Daha bitmedi!
Yeni yılda kim bilir kaç defa daha, referandum falan filan, vesaire vesaire!
2015 Şubat ayında belirlenen TÜİK rakamlarına göre çalışan bir kişinin açlık sınırı 1592,61 lira olarak belirlenmişken! 1.1.2016 tarihi itibariyle çalışanların aylık asgari ücret rakamı 1300.- lira olarak açıklandı. İşverenleri kaygıya düşüren bu ücretin, işverene getireceği yükün bir kısmının devletçe süspanse edileceği bildirilince (artış miktarının yüzde 40’ı yani yaklaşık 110._ lira civarında), işverenlerin yüreğine birkaç damla su serpildi. Bu artıştan, istihdamın nasıl etkileneceğini, işsizlik oranlarının çift haneli rakamlardan, tek haneli rakamlara düşüp düşmeyeceğini, yeni yılın verilerinden öğreneceğiz…
İyi, güzel olaylar da oldu 2015 de…
Prof. Dr. Aziz Sancar hoca, Kimya bilimi dalında almış olduğu Nobel ödülü ile haklı gururumuz oldu. Hele ki ödülünü Mustafa Kemal Atatürk’e adamış olması ise ayrı bir gurur ve övünç kaynağımızdı.
2015’i uğurlamaya, 2016’yı karşılamaya 1 kala…
Temenni ve dileklerim, gelen gideni aratmasın!
Çocuklar, sıkıntı yaşamadan, bomba seslerinden uzak, can korkusu olmadan mutluluk ve huzur içinde yaşanacak ortamlarda büyüsünler. Şarkılarla… Saçlarını kesmeden! Oyuncaklarını, biberonlarını, ya da bebeklerini terk etmek zorunda kalmadan…
Tüm Dünya’yı barış ve huzur sarsın…
Ülkemiz Ortadoğu bataklığına saplanmadan, milletimiz birbirini kırıp dökmeden, yıkmadan yıkılmadan, tüm varlıkları ve kimlikleri ile sağlıklı günlerde yaşasın.
Sevgilerimle.

20 Kasım 2015 Cuma

Geziyorum... Damlataş Mağarası- Alanya







Yıl 1948… Alanya’da ki liman inşaatı tüm hızıyla sürerken, liman inşaatında kullanılmak üzere taş ocağında dinamitler patlatılır. Bu dinamit patlatmaları esnasında ocakta açılan bir oyuktan içeri giren işçiler, gerçek bir tabiat mucizesi, tabiri caizse bir tabiat şaheseri ile karşılaşırlar.


15 metre derinlikte, 2500 metreküp hava ihtiva eden hacimde, etrafı 10 metre kalınlıkta sütunlar ve içerisi bin bir renkte dikit ve sarkıtlarla bezeli bir mağaradır buldukları.


Ülkemizin en fazla yağış alan bölgelerinden biri olan Alanya’da ki bilhassa kış aylarında halen devam eden damlamalara sahip olan bu mağaraya Damlataş Mağarası adı verilir yerel yöneticiler tarafından.
Ve… Alanya turizminin ilk temel taşları oluşturulur mağaranın bulunmasıyla.


 Jeologların inceleme raporlarına göre 15 bin yılda oluştuğu tahmin edilen mağara aynı zamanda, normalden çok fazla ihtiva ettiği karbondioksit oranı, azot ve iyonlar ile yaz, kış değişmeyen 23.3 santigrat derecedeki sıcaklık özelliği ile de astım ve bronşit hastalarına şifa olma özelliğini taşımaktadır.



Yerel halk ilk zamanlar, evlerini pansiyon olarak açmaya başlarlar gelen ziyaretçilere. Alanya merkezine 1 kilometre uzaklıkta olan bu muhteşem görselliğe sahip ve şifa kaynağı olan mağara etrafında, şimdilerde sayısız tesis ve işletme hizmet vermekte; gerek yurt içinden, gerekse yurt dışından gelenlere.
Gelin, görün hatta deva arıyor iseniz astım ya da bronşit hastalığınıza, 21 günlük şifa kürlerine katılın derim.
Yurdumuzun cennet köşelerinden birini daha tanıtmaya çalıştım sizlere…
Bir başka cennet köşede buluşmak üzere, kalın sevgiyle…
Ay Şen










26 Ekim 2015 Pazartesi

1 Kasım'a ramak kala!


Önce Ay Yıldızı kaldırdılar brövelerden! Bröveleri kullananlar dâhil hiç ses çıkmadı!
Sonra TC yi kaldırmaya başladılar bir bir kurumların isimlerinin başından! Yine ses çıkmadı. Hem de hiç kimseden!
4+4+4 dediler! Veliler seyrettiler!
18 milyon öğrenci var bu ülkede ve velileri! Çarp bakalım kaç kişi çıkacak! Tabii matematikten haberin varsa!
Düz yazı yerine el yazısına mecbur ettiler! Yine kimseden gık çıkmadı! O küçücük eller harfleri kıvırıp bağlayacağız diye aylarca çile çektiler!
Flaş! Flaş! Flaş! Diye sabahın köründe televizyonlarda Ergenekon! Balyoz yok Poyraz Köy soruşturması! Kazılan topraklar, yeni tarihli gazetelere sarılmış silahlar ve bir dolu suçlama, suçlanan insanlar!
Yok, günlükler, yok sarı Kız falan filan!
En kıymetli kurumumuzun itibarını sıfırladılar!
Ne oldu MİLLET sadece seyretti!
Sinirler LAÇKA... Milletin %90 nı psikolojik sorunlarla çevrelendi.
Suçlanan insanlar, özel inşa edilen cezaevlerinde çile doldurdu. Mahkeme salonlarında ter döktü! Savunma avukatları bile tutuklanıp içeri tıkıldı! Cezaevlerindekilerin bir kısmı hastalanıp, sonsuzluğa göçtü. Sağlam kalanlarsa hastalıklarla, sorunlarla boğuştu!
Hatta kanserle mücadele eden nicelerinin sudan sebeplerle evleri basıldı!
Daha polisler gitmeden televizyonlarda, basıldığına dair haberler yayınlandı! İnsanlar duyunca şaştı kaldı!
Sonra...???
''Bizi kandırdılar! ''
''Kandırılmışız!''
Vah vah vah! Diye televizyonlara çıkıp ağlaştılar!
Paralel, yamuk falan diye geometriye sığındılar! Hatta 360 derece döndüler, fark ettirmiyoruz sandılar! 
Pi sayısının bile değerini değiştireceklerdi ki...!!!
Bu arada Kürtaj, mürtaj söylemleri çıkarıp kadınları delirttiler!
Tecavüz sonucu olan çocuğa biz bakarız, tecavüzcü elini kolunu sallayıp gezsin, kadın ölsün dediler! Kaşla göz arasında da yabancı şirketlerin ülke topraklarında işlettikleri işletmelerden alınan devlet payını % 10 dan, % 1 e düşürdüler!
Suni gündemlerle halkı meşgul ederken, arkadan bir dolu iş çevirdiler!
Eğitim sistemini her gün alabora ettiler!
Millet ne yaptı?
Sadece sustu!
Televizyonlarda evlenme programlarına, dizilere odaklandı, oyalandılar!
Süpervırvırla yarıştılar, kendilerini orada sandılar!
Ülkenin %60 ı kredi kartlarına borçlu, bankalara mahkûm oldular!
İcra takipleri dizi dizi!
Sen, ben, etnik kimlik, mezhep diye ayırdılar!
Milletin anasına küfür ettiler! Al git dediler!
Yetmedi ''milletin .... Koydular!''
Kendi öz varlıklarımıza sahip çıkmadıkları gibi hepsini bir bir sattılar!
Hukuk sistemini hallaç pamuğu gibi attılar!
Bugün soruşturma açtırdıklarını, ertesi günü hapse attılar!
Kullandılar!
Sadece kendi ikballeri için kullandılar!
Hem de herkesi!
Milleti, eğitimi, sağlık sistemini, hukuk kurallarını çiğnediler, ezdiler!
Madenlerde göçüp gidenlerin, bombalarla katledilenlerin üzerinden siyaset yaptılar!
''Bir kaç şehit için yas mı tutcaz!'' dediler, şehitlerin ruhlarını ezdiler, incittiler!
Dış işlerindeki ilişkileri Arap saçına döndürdüler!
Kendi evinin içini düzenlemekten aciz kadınlar gibi komşunun evini karıştırmaya çalıştılar!
''Sıfır sorun!'' dediler... Tüm ilişkilerimizi sıfırladılar!
Ne itibarımız kaldı, ne haysiyetimiz!
Şimdi!

Şimdi, meydanlara çıkıp yapacağız, vereceğiz, edeceğiz, cek cak edebiyatı ile ''Allah aşkına bize oy verin'' diye yalvarıyorlar!
Sorum herkese!
İdare edenlere!
İdare edilenlere!
Muhalefete!
Millete!
Koltuk değneği olup, mecliste en kritik konularda destek olanlara!
13 yıldır, başımıza gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi!
Daha söylenecek öyle çok şey var ki ne sözlere sığıyor ne satırlara!
Yoklayın balık hafızalarınızı!
Unuttu iseniz hatırlayın!
Dönün yakın tarihte yaşananlara!
Silkelenin!
Atın ölü toprağını üstünüzden!
''Ekonomi biter, çöker'' gibi martavallara kanmayın!
Silkelenin!
Uyanın!
Tatil matil neyinize!
Kutlayın en büyük bayramımızı 29 Ekim'de
Oy kullanmaya 1 Kasım'da sandıklara...

UYAN ARTIK TÜRK MİLLETİ UYAN!
Cumhuriyete boyun borcumuzdur...
UYAN ARTIK...

25 Ekim 2015

26 Eylül 2015 Cumartesi

Ne olacak bu insanların hali? Ya bizim?



Yüzünde yalvaran bir ifade, acıyla karılmış! Gözbebeklerinde korkunun belki de türlü şekli, ifadesi iç acıtıcı! Acemice uzattığı eli, kaba, kirli hatta çatlamış yer yer derileri. 7 yaş civarındaydı ‘’O’’ kız çocuğu yanıma yaklaştığında. Türkçeyi yarım yamalak konuşuyordu.
Avucunun içine para sıkıştırıp, başımdan savmak yerine saçlarını okşamak geldi içimden. Kirden ve su görmediği her halinden belli olan, keçeleşmeye yüz tutmuş karmakarışık saçlarından okşamak. Yüzünü avuçlarımın içine alıp, gözlerindeki o korkuyu ya da içinde gitgide büyüyen acıyı silmek.
Bu bayram gününde, bir an çocuklarımın o çağları geldi gözümün önüne. Bir film şeridi gibi geçip gitti kareler. Ne kadar güzel, itinalı, özenli ve mutlu bir çocukluk devresi yaşamışlardı. Yeniden büyüdüm onlarla.
Ya benim ülkemde de savaş olsaydı o yıllarda! Ya bizlerde çoluk çocuk, evimizi barkımızı, yurdumuzu terk etmek zorunda kalsaydık! Aç susuz, yaban ellerde, elin bilmediğimiz yurtlarında çare arıyor olsaydık! Mucize kabilinden!
Bir çocuk gördüğümde ana yüreğimdeki tüm duygular ayağa kalkıp, alabildiğine soluksuz koşmaya başlıyorlar. Aklımda bin bir düşünce.
Reva mıydı ‘’O’’ kız çocuğuna ya da diğer çocuklara bu yaşantıya mahkûm olmak? Bir sıfır değil, belki de beş sıfır yenik başlamışlardı hayata.
‘’Hangi hayat, hangi güzellik’’ diye soruyor, sızlayan yüreğim!
Cadde üzerindeki insanların merhametine sığınarak, çaresizce ve acemice açtığı avuçlarını, sınırsız sevgi ile doldursan ne faide. Sevgi karın doyurmuyor ki!
Buz dağının görünen ucu sadece görsel medyada izleyip, yazılanları okuduklarımız.
Ya göremediklerimiz?
Ya bilemediklerimiz?
Yaşanan sefalet, rezillik!
Tecavüz, istismar!
Kâh Tem Otoyolunda, çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı taban patlatan binler. Kâh Edirne’deki ya da diğer şehirlerdeki park ve bahçeleri mesken edinenler.
Umut ve hayallerinden başka bir şey yok ki ellerinde. Bir de tüm geçmişlerini, varlıklarını ümitle yükledikleri sırt çantaları!
Sahil kenarlarında binlerce mülteci, vicdansız umut tacirlerine ram olurlarken; yaşam savaşının belki de en zorunu veriyor durumdalar. Üç beş kişilik şişme botlarda, 40-50 kişi umuda yolculuğa diye ölümün kucağına koşuyorlar.
Ya biz?
Acımaktan başka ne geliyor elimizden?
Bir iki lokma yemek veya ellerine bir kaç kuruş tutuşturmaktan başka!
Ya biz?
Bayram seyran diye doldurmadık mı sahil kıyılarını? Turizm kalkınsın diyerekten, okulları erteleyip koşuşturmadık mı tatil beldelerine? Sevdiklerimizle, bayram adına kucaklaşmadık mı? Neşeyle yollara düşmedik mi?
Yaşanan her şeye rağmen!
Bildik mi bu cennet ülkenin kıymetini? Biliyor muyuz?
Suriyeli, Afgan veya Afrikalı mültecilerin hallerinden, çektikleri çilelerden ders aldık mı?
Almalıyız!
Sıkı sımsıkı sarılmalıyız birbirimize. Varlığımıza, bütünlüğümüze, birliğimize, bayrağımıza ve en önemlisi vatanımıza. Hem de dört elle...
Bizim için başka ÖZ VATAN yok ki!
Türkiye’den gayrı…
Çocukların masum gülüşleri solmasın dileklerimle.
Mutlu bayramlar herkese…
Nerede yaşıyor ve hayatı bayram tadında yaşatıyor iseniz sevdiklerinize ve çevrenizdekilere.
Sevgilerimle…






28 Ağustos 2015 Cuma

Geziyorum... Köyceğiz...



                        http://blog.milliyet.com.tr/geziyorum-koycegiz/Blog/?BlogNo=507459



Leylek leylek havada…
Yumurtası tavada, biz gideriz tatile hey tatile…
Niyetim sizlere gezip gördüğüm yerleri anlatmaktı amma!
Her geçen gün patlayan bombalar, bomba yüklü arabalar, vakitsiz yitirdiğimiz canlar, ağlayan analar, babalar!
‘’Ağlamasın analar!’’
Anamızı ağlattılar!
Ne neşe kaldı, ne de yazma hevesi canda!

Gelelim, Köyceğiz’i anlatmaya.

Çok büyük bir yerleşim ve ticaret merkezi imiş bir zamanlar Köyceğiz. Şu an ki gölün olduğu yerdeki ovayı ve yerleşim merkezini, bilinmeyen bir sebepten dolayı sular basmış ve yerleşim merkezi sular altında kalmış. Büyük bir ihtimalle doğrudur ki zira her yerden sular fışkırıyor. Taşların altından, denizden hatta ağaç köklerinin dibinden. Kalan birkaç evi görenler ‘’kala kala bir Köyceğiz’’ kalmış dediklerinden dolayı da adı Köyceğiz olarak kalmış.

Türkiye’de Rize’den sonra en fazla yağış alan bölge olan Köyceğiz’de, kış yağmurları, 3-4 ay sürmekte, yaz dönemi boyunca yaşadığı kalabalık ve yoğun nüfus, kışın yerini sessizliğe, dinginliğe bırakmaktaymış. Köyceğiz gölünün kıyısında kurulmuş bulunan, pembe ve pembenin tonlarındaki begonvillerin sarıp sarmaladığı Köyceğiz’i sakin ve dingin haliyle görmek isterdim.

Görülmeye değer hatta uzun süreli ve sürekli  yaşamaya…

Gölün kıyısında yudumlanan bir acı kahve yeter de artar, tüm yılın yorgunluğunu atmaya.

Uçsuz bucaksız engin maviye baka baka.

Dünya’da doğal kanalla, denize bağlanan 7 gölden biri olan Köyceğiz Gölü, derinliğine derin olmasına rağmen, deniz seviyesinden 6 ila 10 metre yüksekte olma özelliğine sahip.

Ölemez Dağlarının arasında mavi bir kuğu gibi nazlı nazlı salınan Köyceğiz Gölünün kıyısında konumlanan Alila Otel’de konakladık bayram boyunca. Sanki kendi evimizde gibiydik.

Köyceğiz’in her bir yakası devasa ormanlarla kaplı idi ve görüntüleri muhteşem ötesiydi ki ancak, 14 Ağustos’ta çıkan orman yangının neticesinde 50 hektar orman alanının yangından dolayı zarar gördüğünü öğrendim.

 O güzelim ağaçların bir deli kıvılcıma esir olmasını hiç ama hiç içime sindiremiyorum.
Köyceğiz’in bir diğer simgesi de ‘’Sığla’’ (günlük) ağaçları. Koruma altına alınmış, bakımına ve çoğalmasına özen gösterilen sığla ağaçlarından elde edilen ‘’sığla yağı’’ mide hastalıklarına iyi gelmesi ve de parazit öldürücü özelliği olmasından dolayı ilaç ve hoş kokusu nedeni ile de kozmetik sanayinde kullanılmaktadır.  

Derlediğim bilgilerin ışığında; Eski Mısır’da firavunların mumyalanmasında ve kadınlarca da hamam sonrasında güzelleşmek adına güzellik iksiri olarak kullanılmıştır.
Ve…
Her nedense ülkemizde, koruma altına alınmış bulunan bu çok kıymetli ve nadide ağaçtan elde edilen sığla yağı üretimi 2011 yılından beri durdurulmuşmuş! Nedendir? Ne sebeptendir bilinmez amma sığla ağaçları tüm güzellikleri ve haşmetleri ile Köyceğiz’i süslemeye devam ediyorlar. Dilerim acımasız kıvılcımlara ram olmasınlar!

Gezdikçe ülkemizde ne cennet köşelerin var olduğunu görmek, görüp de hayran olmamak elde değil.  Yalnız hayranlıkla değil, sevgiyle ve de özenle dua etmek geliyor insanın içinden.

‘’Allahım, ellerin acımasız ellerine düşürme güzel ülkemi’’





Sevgiyle kalın.