7 Mayıs 2016 Cumartesi

Anneler Günü!





‘’Çılgınım bugün!
Çılgın bir serseri!
Ruhum aynen deli divane rüzgârlar gibi…
Üşüyorum anne… Çok üşüyorum!
Duymuyor ki sesimi… Duymuyor…
Zaten benim hiçbir zaman annem olmadı ki!
Bir yığın, sayısını hatırlamadığım annem oldu benim ama hiç biri gerçek annem değildi ki! Tabii bunu zaman ilerledikçe, yaşça büyüdükçe anladım ben!
Neden kahvaltı masasında bir dolu çocuk bir arada kahvaltı ediyoruz?
Neden saçlarımı okşayıp, bağrına basmıyor hiç kimse beni?
Neden biz her gelen kadına ‘’anne’’ diye sarılıyoruz?
Neden üstüme yemek döktüm diye kollarımı çimdikleyen Habibe anneye ‘’ ANNE’’ diyorduk ki biz?
Neden sonra bunların cevabını bulur oldum!
Benim annem yoktu ki!
İlkokula başladığım günlerde duymuştum ilk o cümleyi…
 ‘’ Yetimhane çocuğuymuş bu!’’
Bazen acıyan, bazen küçümseyen bakışlarla bakan gözler!
Siz annesizlik nedir bilir misiniz?
Belki!
Belki bileniniz var içinizde, belki de yok!
Amma ben çok iyi biliyorum!
Hani bugün ‘’Anneler Günü’’ ya…!
Şimdi kiminiz, çoluğunu çocuğunu alıp annenizin elini öpmeye gideceksiniz. Sarılıp, koklayacaksınız! Belki karınca kararınca aldığınız bir hediyeyi annenize armağan edecek, annenizin kokusunu içine çekeceksiniz. Ya da anne iseniz çocuklarınızı sevgiyle şefkatle sarmalayıp, seveceksiniz.
Ya ben?
Bir demet çiçek alıp da ‘’bu benim annemin mezarı’’ diyebileceğim bir mezar bile yok!
Essin o deli rüzgârlar!
Alıp savursun beni, zamansız bir zamanın içine…
Olmayacak bir hayalin peşine!
Belki annemi bulurum ha, ne dersiniz?’’

Ay Şen


8 Nisan 2016 Cuma

Pembe Gözlüklerle Hayata Bakmak!



http://blog.milliyet.com.tr/pembe-gozluklerle-hayata-bakmak-/Blog/?BlogNo=527909




Son günlerde bir baş dönmesi peydahlandı. Ne siz sorun, ne ben anlatayım misali. Rüzgârgülü gibi pır pır dönüyor başım! Sağa baksam fırıldak, sola baksam…! Şimdi okurken bu satırları, içinizden kıs kıs güldüğünüzü hissediyor gibiyim. Fesatlanmanın gereği yok yani. Biz unu eleyip, eleği duvara asalı hayli zaman oldu.
Tansiyon ilaçlarımı desen, zamanında, aksatmadan alıyorum.  Diyet desen halen devam.  Akdeniz diyetini yaşam tarzım haline getirdim. Eee şimdi bu baş dönmesi de nereden çıktı?
Psikolojik desem o da değil! Gerçi hepimizin psikolojisi son zamanlarda terelelli! Sokaktaki insanların da psikolojik yönden benden, hiçbir farkı yok ki!
Doğru soluğu aldım göz doktorunda. Uzun zamandır, miyop astigmat gözlüklerimi kullanmıyormuşum. Eh göz bozukluğu, baş dönmesinin ilk emarelerinden biriymiş! Doktorum öyle dedi.
Yeni bir gözlük edinmem şart oldu.
Gözlükçüde belki 40 tane çerçeve denedim. Sonunda Eflatun bir çerçevede karar kıldım. Gözlükçüm Ebru ‘’ Bak abla, bu gözlük sana çok yakıştı’’ dedi. ‘’İyi de camları da pembe olsun, numaralı da olsa pembe pembe, pespembe afili olsun’’ dedim.
Ayyy Dünya varmış!
Dünya’ya pembe gözlüklerle bakmak harikaymış!
Gökyüzü pembemsi, çiçekler desen keza… Sosyal medya bile renk değiştirdi bakışlarımda! Facebook oldu mosmor! Twitter’ın mavi kuşu da morumsu! Televizyon desen mis. Haberler pembe… Bakış açıları pespembe!
Türkiye’de 200 bin çocuk evliliği varmış! Pedofilinin bir başka çeşidi!
Çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismar olayları son zamanlarda hayli artmış!
İstismara uğradığını açıklayan, saklamayan ‘’cinsel istismar mağduru çocukların en kuvvetli ceza ile cezalandırılması şartmışmış!’’
Ensest ilişki sayısı ne yazık ki çok fazla ve tabu olması nedeniyle, toplumda hep saklanmış hatta göz ardı edilmişmiş!
Pedofili ve çocuk pornocuları din ardına saklanmışmış! Dini değerleri kendilerine kalkan edinip, çocukları istismar etmekte beis görmemiş bu pedofilller!
Ülkemizdeki 18 milyon çocuk niteliğindeki bireylerden, 1 milyonu halen ağır işlerde ve hatta büyük bir çoğunluğu sigortasız çalıştırılıyorlarmış!
Uyuşturucu batağına saplanan ya da yönlendirilen çocukların ise sayısı hayli fazla imiş!
Çocuk ıslahevlerinde halen 97 bin çocuk mahkûm varmış!
Çocuk ıslahevlerinin, rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüp de suçlu kapsamında olan çocukların, topluma kazandırılması konusunda belirgin bir çalışma yapılmamaktaymış!
(Yukarıda yazdığım veriler, TÜİK verilerinden alınmıştır.)
Aile ve Sosyal İşler Bakanlığının psikolog veya pedagoga ihtiyacı yokmuşmuş!
197 ülke tarafından benimsenmiş insan hakları belgesi olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 14 Ekim 1990 tarihinde imzalanarak, 27 Ocak 1995 tarihinde de resmi gazete de yayınlanarak ülkemizde de yürürlüğe girmiş!
‘’Çocuk Hakları Sözleşmesi… (ÇHS'nin) dört temel ilkesi;
·         Ayrım gözetmeme (Madde 2)
·         Çocuğun yüksek yararı (Madde 3)
·         Yaşama ve gelişme hakkı (Madde 6)
·         Katılım hakkı (Madde 12)’’
Bu maddelerden hangilerinin halen tam anlamı ile uygulanıp uygulanmadığı belirsizmiş!
Herhangi bir çocuk şiddete ya da cinsel istismara maruz kalır ya da öldürülürse!
‘’Bir kereden bir şey olmazmış!’’
Pembe gözlük takınca da bunların hiç biri görünmezmiş!
Bakmamak mı iyi, bakıp da görmemek mi?
Görüp de algılamamayı yeğlemek mi?
Yorum sizin!
Benden bu kadar!
Gözlükler eflatun, camları pembe amma yüreğim kan kırmızı!

Ay Şen


29 Şubat 2016 Pazartesi

29 Şubat 2020'ye



http://blog.milliyet.com.tr/29-subat-2020-ye/Blog/?BlogNo=524042

Özelsin…
Benim için, herkes için çok özelsin…
Bir daha dört yıl sonra geleceksin.
‘’Geleceğin varsa göreceğin de var!’’ derler ya! Hani öyle…
Belki bazılarımızı görme şansına eremeyeceksin, bazılarımız da senin geldiğini.
Vakti zamanında bilemedik ‘’ zamanın’’ kıymetini!
Bilemedik, gelip geçen mevsimlerin, yılların geri gelemeyeceğini.
Su gibiydi zaman, akıp geçiverdi benliğimizden, ömrümüzden.
Gençlik vardı serde!
Esense kavak yelleriydi gönüllerde.
Dizeler dizildi dizi dizi kaleme.
Ya şimdi?
Kim bilir ki nerelerde!
Belki bir ateşin alazlarından, duman duman süzülüp erişmişler gökyüzüne,
Belki kuru bir yaprak misali, ram olmuş rüzgârın hiddetine
Her şey ama her şey yitip gitti, ‘’O’’ kısır döngünün acımasız dişlerinde!
Belki hükümsüzdür hayaller.
Belki gölgelerin arasından sıyrılıp, ansızın çıka gelirler.
Belki umutla, mutluluk derdest…
Belki yeşerir ümit çiçekleri, en beklenmedik anda.
Belki kan, gözyaşı, savaş terk eyler yerini barışa, güzelliklere…
Belki hülyadır, kardelenin kavuşması Güneş’e

Tek gerçekse!
Dünya tersine bile dönse! Mutluluğun masum çocuk gülüşlerinde saklı olduğu…

Belki 2020’de siz bu satırları okurken yeniden, bense sonsuzluk yolculuğunda yol alıyor alacağım usul usul…

Ey Özgürlük…
Ben varsam, varsın…
Ben istediğim sürece yaşarsın…
Ben izin verdiğimce yol alırsın alabildiğine!
Ya da yayan kalırsın!
İstersem çağlar…
İstersem çığlık çığlığasın!
Çığlığını duyan olursa ne ala!
Baka kalırsın Arş-ı Ala’ya



Ay Şen


24 Şubat 2016 Çarşamba

Salih Dursun ve kırmızı kart!






http://blog.milliyet.com.tr/salih-dursun-ve-kirmizi-kart-/Blog/?BlogNo=523475



Galatasaray’ın Kayserispordan transfer ettiği ve Trabzon spor’a kiraladığı, 1991 Sakarya doğumlu Salih Dursun, günlerdir manşetlerde! Sadece bizim manşetlerde olsa iyi. Dünya gündemine de ‘’skandal haber’’ olarak yerleşti.

‘’Skandal mı, değil mi? ‘’

Konuya tek taraflı değil, objektif bir gözle bakılmalı ve öyle irdelenmeli.

Futbolcu kolay yetişmiyor ve her bir erkek çocuğu da futbol oynayabilecek yeteneğe sahip olmuyor. Spor kulüplerinin alt yapılarında, ailelerin de teşviki ile birçoğu futbola başlamış olsalar dahi; minik, yıldız, genç takımlar derken, pek azı elene elene eleğin üstünde kalıyor. Bu arada ailelerin olağanüstü çabaları, ettikleri masraflar da cabası.

Anadolu kulüplerinin de maddi güçleri ortada iken, alt yapıdaki birçok deplasman maçlarına, turnuvalara da ailelerin de katkısı ile gidiliyor.

Bir de bu yolda ilerlemeyi akıllarına koyan gençlerin, gösterdikleri olağanüstü çaba da göz ardı edilmemeli. Bizler sabahın en erken saatlerinde, uykumuz ile vedalaşmakta zorlanırken, ‘’onlar’’ yaz, kış, yağmur çamur demeden antrenmanlara gitmek için yollara düşüyor. Yeri geliyor Güneş’in kızgın sıcaklığının, yeri geliyor lâpa lâpa yağan karın ya da sağanak yağmurun altında top koşturuyorlar.

Elbette futbolda ya da sporun herhangi bir dalında öncelikle disiplin gerekli amma işte görüldüğü gibi zaman zaman da kişiler ‘öfke kontrolü’’ dışına çıkabiliyorlar. Salih Dursun’da görüldüğü gibi!

Üstelik ‘’ 7 kişiye karşı 12 kişi ile oynamak çok adaletsizdi. Rakibin 11 kişi kalması için kırmızı kartı hakeme gösterdim!’’ diye kurulan bir cümle, etkiye tepki ya da öz savunma değil midir?

Ast olan, yapılan davranışın nedenlerinin araştırılması ve bu tür olaylara sebebiyet verilmemesi değil midir?

Galatasaray, Trabzon spor arasındaki maçın, verdiği kararlar doğrultusunda çığırından çıkmasına neden olan hakem Deniz Ateş Bitnel’in ceza almasının söz konusu olmadığı, sadece bu tür hatalı kararlar alan hakemlerin ‘’Bir süre dinlendirileceği’’ hususu bizzat MHK( Merkez Hakem Kurulu) başkanı Kuddusi Müftüoğlu tarafından açıklandı.

Hatta ve hatta ‘’FİFA kokartı takan yeni hakemlerin, ilk etapta bu ağırlığı taşıyamayıp, bocalama geçirip, hatalı kararlara imza attıklarını da’’ itiraf etti.

Salih Dursun’un hakeme ‘’Kırmızı kart’’ göstermiş olması Trabzon’da her ne kadar destek görmüş olsa dahi, ne ceza alacağı belli değil! Örneğin ilk cezası lisansının olduğu Galatasaray tarafından kesildi bile! Galatasaray’a dönüş kapıları hem yönetim hem de teknik heyet tarafından kapatıldı. Şimdi sıra Türkiye Futbol Federasyonu’nun alacağı kararda!

Genç ve istikbal vaat eden bir futbolcunun, geleceğinin karartılmaması ve de futbol hayatının nihayete erdirilmemesi yönünde karar alınması tabii ki önemli… Üstelik söz konusu hakeme herhangi bir ceza uygulamasının yapılmayacağı düşünülürse!

Ayrıca!

MHK tarafından bundan sonraki derbi maçlarına atanacak olan hakemler de sorgulanacağı gibi, yine hakem hataları olursa ve bu hatalardan dolayı oynayan takımlardan biri ya da diğeri mağdur olur ise, ne olacak?

Kırmızı karttansa sarı kart daha mı iyi?

Ne dersiniz?

Ayşen Arslangiray
23.2.2016


11 Ocak 2016 Pazartesi

Bir kadın... Bir erkek...




Ve aşk…
Ve hüzün
Ve hüsran…
Ve ayrılık…
Ve…
Gerçekler…
Bir kadın… Saatler sabırla halvet olmuş. Heyecan sığmaz içine, taşar taşar deli çağlayanlar misali. ‘’Dile kolay, tam 21 ay oldu.’’ Diye söylenir kendi kendine. 
‘’Gözlerinin derinliklerinde kaybolduğum, aşk ateşinin içine düştüğüm ‘’ O’’ günün üstünden geçen 21 ay. Ümitlerim, beklentimin en büyük yardımcısıydı bunca zaman.  Aylar ayları kovaladı. Mevsimler desen gönlümdeki gibi hep papatya zamanı. Ve… Şimdi yeniden…’’
‘’Su akar da yolunu bulur muydu?’’
Bir erkek…
Ihlamur ağacının gölgesi düşmüştü, yer yer yıpranmış brandanın üstüne. Kasım’a inat çıkan Güneş huzmeler halinde düşüyordu, tahta masanın üstündeki örtüye. Yavaşça ilişti masanın kıyısındaki sandalyeye. Kadının gözlerinden süzülen yaşları sildi parmak uçlarıyla nazikçe. ‘’Ağlama’’ dedi. Elleri titriyordu. ‘’Bir kahve içimi kadar zamanım var! Gitmem lazım!’’ Kadının dudaklarından belli belirsiz dökülen bir iki sözcüğü bile duymadı telaşından.
İçilen kahveler yarım kaldı! Bardaklardaki sular da! Erkek hızlıca kalkıp, apar topar, geldiği gibi gitti. Kadın anlamadı! Büründüğü sessizliğin girdabında kayboldu. Hissettiği derin duygular, özlem, sevgi yerini hüsrana bıraktı.
Hani bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı? Ya yarım kalınca?
Aklında bin bir soru. Bin bir acaba!
Ve…
Gerçekler…
Bu hayatta herkes kendi yoluna gider…

&&&

Bir kadın…
Ellerinde, avuçları ile sımsıkı sıktığı yumak halindeki yeşil yün çoraplar. Sıvasız tuğlalardan örülmüş bir göz oda. Odanın duvarları, içerden naylon örtülerle kaplanmış. Ev demeye ispat şahit ister! O göz odanın ortasına kurulmuş derme çatma bir kömür sobası. Sobanın üstündeki güğümden çıkan buharlar, kadının gözyaşları ile karışmış, damla damla dökülüyor esvabına.
‘’Gitme!’’ dedim. ‘’Gitme!’’
‘’Daha bir hafta önce yanımdaydı. Şimdi yok !’’
Gözleri kan çanağı gibi, yaş yerine kan damlıyor sanki. Kocaman bir kor alev, oturmuş taaa ciğerinin ortasına. Boğazında düğüm düğüm düğümlenen hıçkırıklarının arasında, boğuluyor tüm sözcükler!
Şehit olan oğulcuğuna mı yansın?
Kanayan ana yüreğine mi?
Eşsiz kalan geline mi?
Babasız doğacak olan torununa mı?
‘’Şehitlik en kutsal mertebedir.’’ Diye ahkâm kesen bilmezlere mi?
‘’Yokluk, yoksulluk’’ desen! O zaten hep vardı!
Bir erkek…
Metrelerce yükseklikteki karı küreyen iş makinesinin kürediği karların içinde ağır aksak ilerleyen araç, ‘’hiç gitmesin ‘’diye yalvaracaktı neredeyse. Saatlerdir yollarda idi. Belki de yüklendiği görev, bu güne kadar ki görevlerinin içinde, en ağırı, en zoruydu. Uzun bir zaman diliminin sonunda ulaştıkları ev, ev demeye ispat şahit isteyen bir haldeydi. Kapı yerine geçen derme çatma tahtayı tıklattığında!
Yüreği paramparça!
Şapkasını eline aldı ve başını önüne eğdi.
Kelimeler, buzdan kristaller olup, diken diken batıyordu diline.
Ne söyleyebilirdi ki şimdi bu anacığa?
Zaten söz söylemesine gerek kalmadı. Onu kapıda gördükleri an, feryat, figan birbirine karıştı.
Zamanı geri döndürmek, mümkün olabilseydi. Ahhh keşke!
Ve…
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Cayır cayır…!!!

&&&

 Bir kadın…
Dondurucu bir soğuk hâkim havaya. Denizin dalgaları sanki birer ağzın boğa misali. Üzerindeki atık ve atıl maddelerle doldurulmuş güya can yeleği görünümünde bir yelek!
Denizin üstüne uzanmış boylu boyunca yüzüstü. Mantar gibi denizin üzerine yayılan cesetleri gören balıkçılar, sahil güvenliği haberdar ediyorlar her ölümde. Her faciada!
Yine mülteciler!
Yine can acıtan dramlar!
Yine umutla yoğrulan ölüm yolculukları!
Yine ölüm tacirleri!
Yine sayısız ölüm!
Mezarlıkta kimsesiz, isimsiz, sadece numaralandırılmış mezarlar. Aslında onlarında kimi kimseleri, aileleri vardı, bir zamanlar!
Bir erkek…
Bu kaçıncıydı kim bilir? Ege kıyılarından topladıkları kadın, erkek, çocuk cenazelerinin, artık sayısını hatırlayamaz olmuştu. Onlarcası hatta yüzlercesini.
Yine de vaz geçmiyorlardı, bunca ölüme karşın!
‘’Umuda yolculuk’’ diye diye belki de son çareleriydi. Yeni bir hayat, yeni umutlar!
Sahile çektikleri cansız bedenin üstündeki can yeleğinin altında bir beden daha hissetti, aniden. İşte Dünya bir değil, birkaç kez daha yıkıldı başına. Bir titreme, bir ürperti aldı tüm vücudunu. Annesinin memesine yapışmış, minicik bir bebek. Öylece teslim etmiş ruhunu.
Gözündeki yaşlar dondu. Bildiği tüm küfürleri sıraladı!
Lanet okudu Dünya’ya!
Lanet okudu insanlığa!
Lanet okudu kadere!
Ve…
Ölüm, nerede, nasıl, ne zaman geleceğini haber vermez. Cinsiyet, yaş, zengin, yoksul ayırt etmez!
Kaçınılmaz son…

&&&


Bir kadın…
Hayat… Hep mücadele, hep yokuş… Her bir adımda engebe. Ya çalı çırpı dolanır ayağına. Ya koca koca taşlar çıkar yoluna. Hele ki kadınsan bu coğrafyada! Dur düşün, bir kere, bir kere daha!
Geçinmek zorundasın. Herkesle. İşinde, evinde… Kıramazsın, sımsıkı bağlayan görünmez zincirlerini.
Hele isyan bayraklarını eline alıp da dalgalandırırsan, aniden bir gün.
‘’Asi!’’ diye nitelendirilmen işten bile değil!
Ölgün sokak lambalarının belli belirsiz ışıklarının arasında, karanlıklardan bir gölge çıktı sessizce. Elinde parlayan bıçağın yansıttığı ışıklar ürkütücüydü. İlk darbeyi sırtından aldı. Sonra… Bir daha, bir daha… Kan gölünün içinde debeleniyordu, çaresizce. Gözünün önünden film kareleri halinde geçti tüm yaşananlar, hayatı, çocukları, son nefesini verirken!
Adı Ayşe, adı Hayat, adı Arzu… Her neyse! Zaten adı yoktu ki! Hiç olmamıştı. Kadındı sadece… Bir kadın…

Bir erkek…
İyice tembihlenmişti.
‘’Sakın konuşurken başını kaldırma! Sorulan sorulara, kısa, net ve yumuşak cevaplar ver!’’
En masum halini takındı sanık sandalyesinde.
Ayağa kalktı… Başını eğdi!
‘’Pişmanım!’’ dedi.
Temiz giyimli, efendi bir görünüm sergiliyordu, eğreti takım elbisenin içinde!
Tasarlayarak çıktığı bu yolda!
Şimdi, timsah gözyaşları dökülüyordu, kravatının üstüne…
‘’Yaz kızım, yaz!’’
Yaz kızım, diğerleri gibi pisipisine kayan bir yıldızın ardından da yaz… Tüm yıldızlar gibi bu yıldız da kocaman kara deliğin karanlığında kaybolup gitmişti. Kalan sağlarsa bizim!
Yaz kızım, yaz… Kim bilir belki bir gün sen de!
‘’Yaz kızım!’’
‘’Ağır tahrikten, saygın tutumdan, cezada indirime gidilmesine!’’
‘’Cezanın 1/3 nün infazına!’’
Yaz kızım, yaz…
Ve…
Kanı yerde kaldı… İz iz…
İnsanlar gelip geçtiler, o sokaktan. O izlerin üstünden. Sanki hiçbir şey olmamışçasına, yaşanmamışçasına!

Ay Şen



‘’


2 Ocak 2016 Cumartesi

Kadınlar ne ister? Aşk mı, seks mi, sevgi mi?


Yazının başlığı ilgi çekti değil mi?

Yani maksat da biraz oydu zaten...

Dikkat çekmek!

Sorunun herkese göre de ayrı bir cevabı var!

Yeni yıla girmemize saatler kala, yemek tarifi yazmaya niyetlendim ve klavyenin başına oturdum. Tam yemeğin malzemelerini listeleyecektim ki!

Bu soğuk yılbaşı gecesinde, karda kışta, aç açıkta kalan mülteciler geldi aklıma! ‘’Ölüm denizi Ege’de’’ ölüme doğru umutsuzca yol alışları… Yakalanışları… Gidenler, gidemeyenler, kaçanlar, kaçamayıp kenarda köşede belki de bir duvar dibine sığınmış, aç biilaç, titrer halleri geldi aklıma…
Yazamadım!

Sonra, Nusaybin’de, Cizre’de, Sur’da evlerini terk etmek zorunda kalan aileler düştü usuma. Ellerinde birkaç parça eşya ve beyaz bayraklar ile göç yollarına düşüşleri. Kalanların, bomba, silah ve ateş çemberi altında korkudan titreyişleri. Mültecilerin haline üzülürken, kendi insanımızın bu girdaba düşüşleri. Şehitlerimizin yeni yılın gelişinden bi haber aileleri. Her gün şehit haberleri… Evlerdeki yas! Babasız, atasız kalan evlatlar. Evlatsız kalan analar!

Çocuklar…. Çocuklar… Ağlayan çocuklar. Aç kalan çocuklar. Biçare çocuklar. Barışa, sevgiye, huzura, eğitime muhtaç kalan çocuklar…

Yazamadım!

Ne yemek tarifini yazmak geldi içimden ne de bu hissettiğim duyguları… Belki çok duygusalım! Bu soğuk gecede insanlık acı bir halde iken, lay lay lom da yapamadım.

Gerçi yazsam da ne fayda?
Buza yazacaktım kesin. Sen, ben okuyacaktık!

İşte böyle…

Durum ahval, bu merkezde!

Haaaaaa… Başlıkta ki sorunun cevabına gelince!

Belki çok kelime ile anlatılabilir amma şöyle noktalamak dileğindeyim.

Kadın, ne aşk ister, ne de seks! Olursa da hayır demez!

Kadın insan olduğunun bilinmesini, gerçek sevgiyi ve değer verildiğini bilmek ister…

Ay Şen

31 Aralık 2015 Perşembe

2015'de neler oldu?

http://blog.milliyet.com.tr/2015-de-neler-oldu-/Blog/?BlogNo=518567
Neler neler olmadı ki!
Belki çok güzel olaylar olup içimizi ısıttı, mutlu kıldı ama 2015 yılının geneline baktığımızda;  umutlarla karşıladığımız yılın bilançosu karman çorman…
İyiler ve güzellikler usumuzda kaldı.
Kötüler ve kötülükler yüreğimizi paraladı.
Ortalık toz duman!
Her yer viran!
Özge Can’ı hunharca katleden vahşi yaratıklar, belki en ağır cezayı almış olsalar, kanı yerde kalmamış gibi gözükse bile yüreklerimizdeki acısı soğumadı. Özge Can’ın, gülen o güzel gözleri fotoğraflarda anı olarak kaldı. Hiçbir şeyin artık Özge Can’ı geri getiremeyeceğini bilmek ise başka bir acı!
Özge Can gibi daha niceleri, şiddete, tecavüze maruz kalarak sonsuzluğa doğru yol aldı.
‘’Kadına Şiddete Hayır!’’ ‘’Özge Can bir simge olsun, Özge Can Yasası çıksın’’diye sokaklarda etkinlik düzenleyen sivil toplum kuruluşlarının üyelerine, güvenlik güçleri şiddetin en alasını uygulamakta beis görmediler!
Sonsuzluğa uğurladığımız kadınların ardından, müsebbipleri;  ‘’ya iyi hal’’ ya da ‘’ kadın suçlu idi’’ gerekçesi ile en az ceza ile sıyrıldılar. Zira kadının mezardan kalkıp da kendini savunacak, yöneltilen suçlamaları çürütecek bir durumu yoktu ki..!
Keza cezayı kesen hukuk insanlarının da anası, karısı ya da kızı!
Canlı canlı bombalar, etrafı kasıp kavurdular!
Suruç’da, Ankara’da canları yitirdik pisi pisine! Canlı canlı gittiler… Gidemeyenler de hastane köşelerinde, birçok uzuv ve organlarını kaybetmiş halde can derdinde kaldılar. Şimdi ne haldeler? Bilen eden yok! Basın daha önemli mevzulara takılıp kaldığı için…
Yamuk, paralel, teğet derken tüm geometri terimlerini bilmeyenler de öğrendi çok şükür!
Dün baş olanlar, kazdıkları kuyunun kumpaslarında!
Çarşambayı FED aldı… Perşembe Merkez Bankasına kaldı!
Eylülden beri dört gözle beklenen faiz artırımı, en sonunda 25 baz puan olarak açıklandı da finans piyasaları bekleye bekleye girdikleri sancılardan kurtuldu. Gelişmekte olan ülkelerin başını çeken biz, Brezilya, Arjantin ve Güney Afrika gibi ülkelerin alacakları tavır 2016 ya kaldı.
Bu arada pazarda akşamüstü son kalanları toparlayıp, evdeki torunlarına aş götürmeye çaba sarf eden Ayşe teyze elbet bunlardan hiçbir şey anlamadı! Zira her şey ateş pahasıydı ve biber zam şampiyonu olmuştu.
Olmadık zamanda tayyare düştü! Pardon düşürüldü!
Gerekçesi haklıydı amma komşu fena tavır aldı! Üstelik tam da tüm komşularımız ile sıfır sorun yaşarken!

Turizm, ithalat, tekstil sektörü büyük yara aldı hatta bavul ticareti bile yayan!
İnşaat şirketleri bile Gazap Üzümlerini yemek zorunda kaldı!
Üreticinin ürünleri, iç pazara kanalize edilmesine rağmen tam dokuz milyon ton sebze meyve çöpe atıldı. İç pazara gelen ürünleri gördüğümüzde de ne yazık, bizim milletin çeri çöpü yediği, en iyi ürünlerinse ihracata gittiği gün yüzüne çıktı. Bu da işin başka yönü!
‘’Kim olursan ol yine gel’’ sözünü düstur edindik! Sınırlar kalbura döndü! Savaştan kaçanSuriyelileri kucakladık. Kalan biz de kaldı, bizi beğenmeyenler Ege kıyılarından Avrupa’ya kaçmak için ne kadar plastik bot, ahşap gemi varsa tıka basa doldular! Amma velâkin kıyılar, çocuklarının istikbalini bahane eden mültecilerin gerek kendilerinin, gerekse istikbalsiz çocukların cenazeleri ile doldu.
Dünya’nın güzelliği, çocuk gülüşlerinin masumluğunda idi! Çocukların masum gülüşleri soldu! Hem de hiç açmamacasına!
Şehrimizde, caddelerde, sokaklarda Suriyeli ailelerin haline üzülürken biz!
Güneydoğumuzda yanan ateşten nasibini alıp, kaçan ailelerin dramı ise Suriyeli mültecilerin halini aştı, içimizi kor gibi yaktı!
Oralarda yaşayan çocuklar, hem evsiz, hem de eğitimsiz kaldı! Yıkılıp yakılan kütüphaneler, hastaneler, camiler de cabası!
Kocaman bir yılın içine, yapmaktan büyük zevk aldığımız seçimleri sığdırdık! Bir daha, olmadı! Bir daha!
Daha bitmedi!
Yeni yılda kim bilir kaç defa daha, referandum falan filan, vesaire vesaire!
2015 Şubat ayında belirlenen TÜİK rakamlarına göre çalışan bir kişinin açlık sınırı 1592,61 lira olarak belirlenmişken! 1.1.2016 tarihi itibariyle çalışanların aylık asgari ücret rakamı 1300.- lira olarak açıklandı. İşverenleri kaygıya düşüren bu ücretin, işverene getireceği yükün bir kısmının devletçe süspanse edileceği bildirilince (artış miktarının yüzde 40’ı yani yaklaşık 110._ lira civarında), işverenlerin yüreğine birkaç damla su serpildi. Bu artıştan, istihdamın nasıl etkileneceğini, işsizlik oranlarının çift haneli rakamlardan, tek haneli rakamlara düşüp düşmeyeceğini, yeni yılın verilerinden öğreneceğiz…
İyi, güzel olaylar da oldu 2015 de…
Prof. Dr. Aziz Sancar hoca, Kimya bilimi dalında almış olduğu Nobel ödülü ile haklı gururumuz oldu. Hele ki ödülünü Mustafa Kemal Atatürk’e adamış olması ise ayrı bir gurur ve övünç kaynağımızdı.
2015’i uğurlamaya, 2016’yı karşılamaya 1 kala…
Temenni ve dileklerim, gelen gideni aratmasın!
Çocuklar, sıkıntı yaşamadan, bomba seslerinden uzak, can korkusu olmadan mutluluk ve huzur içinde yaşanacak ortamlarda büyüsünler. Şarkılarla… Saçlarını kesmeden! Oyuncaklarını, biberonlarını, ya da bebeklerini terk etmek zorunda kalmadan…
Tüm Dünya’yı barış ve huzur sarsın…
Ülkemiz Ortadoğu bataklığına saplanmadan, milletimiz birbirini kırıp dökmeden, yıkmadan yıkılmadan, tüm varlıkları ve kimlikleri ile sağlıklı günlerde yaşasın.
Sevgilerimle.