2 Eylül 2012 Pazar

Seher Yeli'ne kapıldı gitti!

http://blog.milliyet.com.tr/seher-yeli-ne-kapildi-gitti-/Blog/?BlogNo=377331


‘’Ey be Remazan, heyt be Remazan, nittin sen? Nerelere gittin sen? Sen gittin gideli; yer gök yarıldı. Kızların ağıtları dağları aştı. Gözyaşları dere oldu çağladı, denize karıştı da deniz de dayanmadı taştı; taştı da deli gibi kıyıyı birbirine kattı…!!! Hey be Remazan nerdesin sen? Nerde?’’

Sahilde mini minnacık, ufacık bir kıyı köyüydü. Minnacık köyün upuzun sahili vardı. Köyün ahalisi genelde balıkçılıkla geçinir, tek tük de tarımla uğraşırlardı. ‘’Vira Bismillah’’ deyip, gecenin bir yarısı balığa çıkarlar, öğlene yakın bir saate geriye dönerlerdi. Çoğu kez de tekneler taşardı avlanan balıklardan, öyle de bereketliydi köy de ekmek tekneleri deniz de. Bereket deyince; kızlar da bereketliydi bu minicik köyde. Al yazmalı Ferhunde, Sarı Çiçek Güzide, Pamuk Elli Gülfide,  Nur Kız bir de Karaca Kız.

‘’Hepsi de sevdalıyı bizim Remazan’a… Sanki dünyada başka delikanlı yokmuşçasına! Ah vira çapkın Remazan ah!!!’’ Uslanmadı ki bir türlü… Her birinde vardı gönlü. Ya da gönlünün bir bölümü… Dinlemedi ne ana ne baba, ne de büyük sözü! Ah bre Remazan ah!’’

Bu hikâyenin kahramanı bir kişi ya da bin kişi veya sayısız kişi. Ben diyeyim Remazan, sizin deyin kızçeler. Laf lafı açar, kiminin yok işi lafın belini kırar. Kiminin çok işi, lafı düğüm düğüm büker. Bükülen laf ortalığı terk eder, beli kırılan inim inim iniler.

Nur kız var ya Nur Kız; Bizim Remazan’ın essah yavuklusu. Hani beşik kertmesi misal. Bir içim su, gözleri boncuk mavi, bakışları derin mana içerikli. Deniz deniz kokar teni. Bir baktı mı erir insanın içi. Vay ki vay çenesi! Hiç susmaz ezeli beri. Remazan’ı bile bezdirdi canından kelli!

Pamuk ellim, beyaz tenlim, güzeller güzeli Gülfide… Hep mahzun, hep boynu bükük. Hiç gülmemiş ki yüzceğizi. Ana baba terk eylemiş vakitsiz bu âlemden, amca yenge kapısında eğlenmiş garip Gülfidem… Hep sığıntı, hep ikinci, hep Sindirella misali. ‘’Koş su getir! Koş inekleri sağ! Koş yemekleri hazırla!’’ Hep emir kipiyle hitap etmişler ona. Gönül bu ya ‘’O’’ da kaptırmış biçare gönlünü; Remazan’a! İçinde hep bir türkü tutturmuş; Remazan’a söyler dururmuş…

Al yazmalım, güzellerin hası; Anasının has kızı Ferhunde… Dağ çiçekleri gibi güzel, dağ çiçekleri gibi nadide, bir o kadar da nazlı… Eser rüzgâr misali, yürür sahilde. Görenlerin bir kez daha bakası gelir. Baktıkça el âlem, Ferhunde al güller gibi kızarır, kızardıkça bozarır. Kızılımsı saçları pürçek pürçek yazmasının altından Güneş’e yaslanır. Alevlere teslim olur yanar, yanar, yanar… Aynı yürek yangının kor alevleri gibi avaz avaz…

Güzlerin hüznüdür, hüznün şiir yazgısı Sarı Çiçek Güzide… Kar tanesi gibi bembeyaz duru teni. Savurdukça uçuşan, sapsarı saçları örter belini. Ya gözleri, ya gözleri? Zümrüt yeşili. Sesi güzeldir öteden beri. Yangın yeri güzel kalbi. Sabah akşam şarkılar söyler, elemli, hüzün yüklü, kederli. Umar, duyar belki enginlerde gezen, Remazan deyi deyi. Pek içten, pek yürektendir söylediği ezgileri… Ya da hüzünlü sitemleri…

Remazan, hani bizim kaytan bıyıklı Remazan! Bu kadar çiçekle bir olunca feleğini şaşırır! Bir gün Gülfide’ye, bir gün Ferhunde’ye, bir diğer gün de Güzide’ye sargın. Ortalıkta dolaşır darmadağın. Morumsu dağların, mor ezgilerine tutunur da, Nur Kız’a ne yalanlar kıvırır… Nur Kız önceleri aldanır, sonra… Remazan’ı bir duvardan, bir duvara savurur. ‘’Hani bendim sevdiğin? Diye… Remazan’ın ciğerini kavurur.

‘’Vay Remazan vay, vay ki vay!!! Daha ne yollar var! Yorulacağın, yakın sanıp koşacağın, Koştukça yanacağın ne yollar…!’’

Günlerden bir gün, mini minnacık köye; bir kız gelir… Eteklerini sürüye sürüye… Karaca Kız onun adı… Hiç birinde yok mağrur bakışları. Kirpiklerinin ardında, kapkara sürmeli gözler… Süzer de süzer… Adımları yok gibi, yürüyüşü edalı. İncecik beline takmış gümüş kemer, başında yemeni ne gezer? Karaca kız belli ki şeherli, başında kenarlıklı şapkasından belli. Yürüdükçe dağılır, ezilir, ufalanır sanki yerlerdeki Arnavut kaldırımı taşlar bir bir. Bizim Remazan’ın yüreği pır pır. Taşlar gibi ufalanır, Remazan’ın da gönül direği.

‘’Hani boncuk dağıtırdın kızlara birer birer? Ne oldu bre Remazan, neden ezilirsin sevda yükünün altında? Neden?’’

Karaca Kız umarsız, yangının alevlerine pek bi duyarsız!

Remazan, gider balığa… Boş gelir her avdan sonra… Kızlar şaşkın, Remazan derbeder… Aşk bu ne zaman geleceğini söylemez ki! Gün güne eklenir, aylar geçer sevda ateşi dinsin diye beklenir. Bizim Remazan, nerdeyse sandalda kürek misali debelenir. Bir sağa, bir sola… Çaresiz, gönül sultanına maniler dizelenir. Martılardan medet, rüzgârlardan ümit beklenir de! Yok!!! Karaca Kız’dan hiç ümit yok!

Remazan, seher vakti alır yeli ardına, çıkar gider balığa… Gidiş o gidiş… Bir daha ne gören olur. Ne akıbetini bilen. Kızlar sıralanırlar kıyıya… Günlerce beklerler, Remazan dönecek diye. Ağıtların bini bir para. Yaşlar akar sıra sıra.

Ne haber gelir enginlerden, ne de Remazan döner, gittiği seferden…

Laf lafı büker, laf lafı ezer geçer… Köyün ahalisi halen laf-ü güzaf eder.

‘’Her çiçekten bal almaya kalkarsan! Gün olur bal vermeyen çiçek uğruna, bal tutamaz arıya dönersin Remazan!’’

‘’Her kadından bir parça alıp, kafana göre kadın yaratmaya kalkarsan! Gün olur çetin bir cevize toslarsın Remazan!’’

‘’Gün olur Seher Yeli’ne kapılır, bilinmeze yol alırsın Remazan!’’

‘’Heyt be neredesin bre Remazan?’’


Ayşen Arslangiray Kura
3 Eylülde/ İzmir’den






8 Ağustos 2012 Çarşamba

Ey sevgili


Ey sevgili,
‘’Akrep’’le yelkovan, buluşmak için
An’ı kovalarlar…
Bilmez misin?
‘’Sevgi’’ İmbat’ın efil efil esintisiyle yönelmiş mor dağlara,
Hissetmez misin?

Ey sevgili,
Baktığın her yerdeyim…
Ümit deryasının derinliklerinde,
Denizin uçsuz bucaksız maviliğinde…
Martıların sevinç dolu çığlıklarında,
Kıyıda terk edilmiş sandalın yanı başında,
Gönüldeyim…
Görmez misin?

Sen!!!
Kayıp şehrin, kayıp bir hikâyesinin
Başköşesinde,
Ben!!!
Gaipten gelen ‘’UMUT’’ ecesiyim…
Bilmez misin?

Sen!!!
Son nefesime değin, yüreğimin taaa içinde
Yaşıyor ve yaşarken
Ben!!!
Kayıp şehrin rüzgârı olup,
Hep sana eseceğim.

İster misin?


Ayşen Arslangiray Kura
Yitik bir zamanda


                                                                              

6 Ağustos 2012 Pazartesi

''Ağlama değmez hayat! Bu gözyaşlarına!''

http://blog.milliyet.com.tr/--aglama-degmez-hayat--bu-gozyaslarina---/Blog/?BlogNo=373878





‘’O’’ Ebabil kuşuydu,
Yandı bitti, kül oldu.
Ansızın, bir gün…
Küllerinden yeniden doğdu!’’

Iğıl ığıldı duygular, karman çorman karışmışlar
Alevlerin kızıllığında koyulmuş; avaz avaz yanıyordu haykırışlar
Güllük gülistanlık bahçelerin; solan ne ilk gülüydü, ne de son goncası
Dikenlerle alabora olmuş alacası…
Yaprak yaprak dökülen hayat romanımın son noktası…
Ay ışığının sonatı...
Masalsı, masalımsı…

‘’Bir gül’’ dedim!
Bir gül!
Güller açsın, gönül bahçemde
Bitmeyen çilekeş ömrümde
Sonsuzluğa terk edilmiş şiirimsin, son demlerimde…

Şimdi!!!
Meçhule giden ‘’O’’ ıssız geminin güvertesindeyim
Yalnız, yapayalnız…
Uçuşan, uçurtma kuyruğuna taktığım tüm söylenmemiş sözlerim
Yaralı bir ceylan gibi ürkek yüreğim
Us ’unun bilinmez bir köşesinde; hatırlamanı beklerim
Hem ağlarım, hem giderim…
Deniz!
Kükrer!
Kükredikçe köpük köpük dalgalanır, dalgalar acımasızca kıyıyı döver
Hep ağlar ki kıyı; sessiz sessiz, sessiz ve sensiz…
Ufkunda karışmış maviler
İnim inim iniler morumsu lacivertler…
Hep serkeşti ki martılar; birer birer kırıldı buğulu kadehler
Birer birer söndü gözlerdeki ferler
Hep buğuluydu ki kadın; çığlıklarıyla kahırlanmıştı hüzünler…

Ayrılık!
Aşk ateşten gömlek…
Doru atın terkisinde uçar gider doludizgin bambaşka diyarlara
Meşk! Çırpınır yalnızlığın pençesinde, savrulur bir o yana, bir bu yana
Bilemezsin ki gider hangi yana?
Ah ayrılık!
Boğazımda düğümlenen, binlerce hıçkırık…

Özgürdü balıklar!!!
Birer birer telli kavağın biçare dallarına tutunmuşlar
Göç etmiş kırlangıçlar, ürküp kaçışmışlar…
Arz’ın merkezinden esmiş; ümitlerin esiri delice rüzgârlar
Sular soluksuz; Sema’yı mesken tutmuşlar…

Lâl olmuş diller
Sus pus tüm sözcükler!
Yıkılmış boşa kurulan, mavi düşler!
Bir daha dönmemiş ki geriye, gidenler!

Bir kadın yitip gide
Bir kadın öle
Bir kadın… 
Belki de bir nefes ötede…

Ayşen Arslangiray Kura
Yitik bir zamanda


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Son ümidi de uğurladım


Yıpranmış gardaki bütün vagonlar
Birbiri ardına sıralanmışlar
Yaşanmışlıklar, yaşanamamışlıklar
Eskimiş gitmiş O gülen bakışlar
Fersiz!
Ümitsiz!
Belki de kimsesiz!
Belli ki çaresiz!
Belki son seferdi bu!
Belkilere sığınmış bir gönül yarası bu!
Belki de yitirilen son kırıntıları umudun!
Eski bir tahta bavul
Kapağı kırık!
İçinde yazılmış günlükler, yazılamamış sevgiler
Soğumuş yürekler
Bir de bir kaç tane bez parçası
İplikleri sökülmüş hayatın yansıması!



Vagonun penceresinden bakarken bana
Süzüldü bir damla yaş usulca
Pek içli bakışları vardı da
''Ağlama!!!''
''Sakın ağlama!'' Dedim.

''Kırılıp döküldün
''O'' yıkık harebelerin arasında
Yaşam savaşı veren
Rengarenk çiçeğimden ne istedin?''

''Sen değil miydin?
Kucak kucak gönlüme dökülen...
Sen değil miydin?
Sevda bahçelerinde zamansız gezdiren...
Sen değil miydin?
Çoşkuyla gelen, gelip de ansızın yiten
Sen değil miydin?
Sonra günlerce yol gözleten!
Sen değil miydin?
Tek bir heceye günlerce hasret bekleten!''

Topladım tüm can kırıklarımı,
Gömdüm eşsiz büyüklükteki sevdamı!
Başımda eser seherin deli yelleri
Yüreğimde çözemediğim bir yığın çelişki
Takaatim bitti!

Uğurladım...


Ayşen A.K.
Kim bilir ne zaman?






24 Temmuz 2012 Salı

Yine!!!




Her çalındığında kapım, koşuyorum sen diye!
Ya da telefonun zilinde
Yüreğim elimde

Postacıya bile bahşiş verdim
O günden beri gelmedi geriye

Mahzun gözlerim
Ağlamaklı!

Her gün ‘’O’’ sokağın başında
Bekliyorum belki, belki gelirsin diye…

Dün gece sahile gittim yine!
Durdum baktım…
Saatlerce kaybolduğumuz enginlere
Omzuna yaslandığım anların, anılarıyla avundum yine…
Belki de sen vardın ‘’O’’ kıpırtısız teknede
Seni sordum batan Güneş’e

Ürperdim

İrkildim

Bir el tuttu kolumu!
Usulca sarıldı
Kapladı tüm benliğimi yine…

Teselli etti!

‘’SEN’’ dedi!
‘’Sen, zaten benimle değil miydin yıllardır?
Kalabalıkların içerisinde
Çaresiz
Kimliksiz
Kadersiz yüreğinle!
Ne değişti ki?
Ne bekledin ki?
Bak Yar’ınım, Yâren’inim ben yine!
Yalnızlığım! Deyip geçme!
Asla terk etmem seni
Sen istesen de, istemesen de’’

Ben
 Yine!!!
Çaresizim
Yine sensiz
‘’Yalnızlığım’’ Değişmez kaderim!
İstesen de, istemesen de!!!


Ayşen Arslangiray Kura
25 Temmuzda/İzmir’den

17 Temmuz 2012 Salı

İzmir'in gönüllerde yaşayan tarih abidesi; KIZLARAĞASI HANI

http://blog.milliyet.com.tr/izmir-in-gonullerde-yasayan-tarih-abidesi--kizlaragasi-hani/Blog/?BlogNo=371004


Kocaman adam, devasa gövdesinin yanında; minicik bir serçe gibi titreyen küçücük çocuğun elinden sımsıkı kavramıştı. Çocuğun gözyaşları kara derisinin üzerinde, yol yol iz bırakmıştı. Korkak ve ürkek bakışları moraran gözaltlarında batmıştı sanki batan gün gibi. Soluk ve fersiz.

O, karanlık ve izbe, nasıl bir yer olduğu meçhul hangarda yaşadıkları! Çektiği tarifsiz acılar… Korsan gemisinden indirildikten sonra sürüklenerek götürüldüğü ‘’O’’ yer! Ne kadar kaldı? Kaç gün geçti? O minik bedeni o işkence misali işlemlere nasıl tahammül etti? Zaman kavramını yitirmişti! Yalnız yitirilen zaman mıydı? Günler belki de haftalar sonra ateşler içinde yanan küçük çocuk biraz iyileşmiş ve ayağa kalkmıştı da hayatının belli ki en önemli kesitini ardında bırakmıştı. Acımasız ellerin ellerinde; yitip giden erkekliğini de…

Oysa daha çok küçüktü. Ama küçük olması adamların işine gelmişti. Çabuk toparlar demişlerdi. Gerçekten hızla iyileşiyordu da yaralanan ruhu, ya yaralanan ruhu. İşte o nasıl iyileşirdi bilinmez!

Annesinin onu gemideki korsanlara teslim edişi geldi gözünün önüne. Kıvırcık siyah saçlarını parmak uçları ile tel tel taramış,’’ Oğlum git bak, bundan sonra daha iyi bir hayat bekliyor seni. Açlık ve sefalet çekmekten kurtulacaksın. ‘’ Demişti. Ne bilsindi ki? Kadın çocuğunun ıstırap dolu günlere, çekilecek çilelere saldığını. Ne bilirdi ki?

Sarayın avlusundan birlikte girdiler. Gözlerine inanamadı. Ne büyük bir yerdi burası. Yanındaki adam, kapıdan Yaprak Ali Ağa’ya teslim etti onu. Sarayın Harem bölümüne erkek sinek bile giremezdi ya!!! Küçük Beşir artık Yaprak Ali Ağa’nın çırağı olarak sarayda yaşayacak ve eğitilecekti ve nitekim e böyle oldu.

Yıllar yılları kovaladı, küçük Beşir delikanlı oldu. Padişah III. Ahmet’in hizmetinde bulundu uzun süre hatta Hazinedarı bile oldu da nedendir bilinmez, Kızlarağası Süleyman Ağa ile birlikte Kıbrıs’ta yaşamaya mecbur edildi. Sonra Mısır ve Hicaz… Bu arada da Hacı oldu Beşir Ağa…

1717 yılında affedilerek saraya geri çağırıldı ve Kızlarağası olarak atandı. Uzun yıllar boyu hatta I. Mahmut’un ilk dönemleri de olmak üzere Kızlarağası olarak 30 yıl görev yaptı sarayda.

Hacı Beşir Ağa kendini hayır ve vakıf işlerine adadı bu geçen yıllar boyunca, sayısız cami, medrese, külliye ve çeşmeler yaptırdı hayrına amma ‘’O’’ melun yerde yaşadıklarını ve yitirdiklerini hiç unutmadı ömrü boyunca…

İstanbul’da yaptırdığı sayısız eserden sonra, 1744 yılında İzmir’de Kızlarağası Hanını yaptırdı. Büyük Vezir Han’dan esinlenerek yaptırılan Kızlarağası Han; Şu an Türkiye’de ayakta kalan 10 handan biridir.

1)Çengel han(ADANA) ,2) Kızlarağası Han(İZMİR),3) Taş Han(İST.)4)Rüstem Paşa Hanı(ERZURUM),5) Taş Han(TOKAT), 6)Vezir Han(KAYSERİ),7)Zincirli Han(İST.)8)Alara han(ALANYA),9)Velipaşa Han(ÇORUM) ,10)Hekim Han(MALATYA)

Osmanlı hanları arasında en özgün özelliklere sahip hanlardan biridir Kızlarağası Han. Bir zamanlar deniz kıyısına inşa edilmiş olmasına karşın, zamanla denizin dolması ve jeolojik hareketlerden dolayı şu an 200 metre kadar denizden uzak durumdadır. Osmanlı mimarisinin günümüze yansıyan seçkin örneklerinden biridir.2 katlı olup, 4000 metre kare dikdörtgen alanı kaplayan ve 1. Katında 600 metre kare avluya sahiptir. Güney kısmında CEVAHİR Bedesteni,  kuzey kısmında; BAKIR ve ÇUHA Bedestenleri ve bedesten kapıları mevcuttur. Üst katında ise 73 adet oda bulunmaktadır. Zamanında; bu odalar ahşap tabanlı, ocaklı, nişli olarak inşa edilmiş ve içlerinde yer döşeği, lazımlık, kandil ve tütün lülesi ile döşenmiştir.  Han 1778 yılından 19.yüzyılın son çeyreğine değin, ticari kapasitesinin en yüksek kullanım dönemine sahip olmuş ise de daha sonraki yıllarda deprem ve bakımsızlıktan kaderine terk edilmiş bir halde iken, 1993 yılında restorasyonla yeniden eski ihtişamına kavuşmuştur. Halen Kızlarağası Hanı, İzmir’in gönlünde, bir tarih abidesi olarak yaşamaktadır. Yıllar önce konaklamak için kullanılan odalar şu an birçok ticarethaneye ev sahipliği yapmaktadır.

Girişte; yıllar önce kervanların konakladığı avluda ve hanın birçok yerinde İzmir’in meşhur FİNCANDA KAHVE’sinin sunumunun yapıldığı yerler bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlerin yoğun ziyaretine mazhar olan hanın, her bir yakası buram buram tarih kokmakta ve ziyaretçilerine mistik bir hava yaşatmaktadır. 

Büyük ihtimalle Hacı Beşir Ağa’da miras bıraktığı diğer eserler gibi, bu muhteşem eserle de gurur duymaktadır.  Yaşadığı her acıya rağmen!!!!

ŞİMDİ!

Tatil zamanı… Mutlaka EGE’ye yolunuz düşecektir bir vesile ile… Hele İzmir’e uğrar iseniz… Kızlarağası hanı gezmeden, bir fincan kahvemizi içmeden geçmeyin derim.

Bir fincan kahve olsam, kırk yıl hatırım var mı? Demiş şair…

Sevgilerimle…


Ayşen Arslangiray Kura
17 Temmuzda/ İzmir’den