Masalları yazan hayat mıdır? Yoksa hayatı mı masallar yazar? Bir varmış bir yokmuş. Hayat bir masalmış da bu masalı bazıları acı bazıları tatlı yaşarmış! Masalın sonu mu? Daha bilen olmamış...
2 Ekim 2011 Pazar
9 Eylül 2011 Cuma
''İzmariti gelin etmişler!!!''
Ah!!! Vatanım demiş!!!
Bülbül müydü yoksa O?
Kimsecikler almamış!!! Evde kalmış!!!
Yalan vallahi yalan, billahi yalan!!!
Cebinde kalmayan yoldan toplamış!!!
Öyle bir tutku imiş ki!!
Düşmanını bile dost yaparmış!!!
Buram buram nostalji kokan müzikler eşliğinde, antika fincandaki orta şekerli kahvenin nezaretinde, seni aldım sararan parmaklarımın arasına, kor ateşlerinden yayılan, sekiz çizen halkalı dumanlarının ardından öfff çektim bir nefes ve başladım yazmaya satır satır, seni anlatmaya!
Neyi?
Sana olan sevgimi canım! Sevgimi!
Bu öyle büyük bir aşk ki anlatılamaz! Yaşamak gerek!
Seni, sen olduğun için sevmek!
Seni anlatmak, bilene ve bilmeyenlere, sevene ve sevmeyenlere!
Eee tabii herkes herkesi sevecek diye bir kaide yok ki!
Seninle, çok uzun yıllar oldu tanışalı. Saymadım! Daha 17 yaşımın baharındaydım!
Seni çok sevdim ben!
Arkadaşım, can yoldaşım, sırdaşım hele de ıssız ve yalnız gecelerimin yoldaşı oldun.
Bırak dediler! Vazgeç bu aşktan dediler! Zararlı dediler! Sağlığın önemli dediler!
Evet! Biliyorum!
Bilinçliyim! Okuyorum! İrdeliyorum!
Belki kızacaklar! Belki kınayacaklar beni! Belki de şiddetle eleştirecekler!!!
Seni çok sevdiğim için köpürüp, belki beni de senin gibi düşman belleyecekler!!
Olsun!!!
Ben seni hâlâ çok seviyorum.
En büyük dertlerimi seninle paylaştım. Aşılmaz sıkıntılarımı seninle aştım.
Yitirdiğim sevdiklerimin yokluğuna, seninle katlanabildim.
Ben ağlarken, dökülen gözyaşlarıma; hiç sıkılmadan, hiç hayıflanmadan eşlik ettin.
Aslında!
Meziyetlerin öyle çok ki! Her dem zararların ön plana çıkarılsa da!
Kesinlikle, arkamdan konuşup, ele güne dedikodumu yapmadın!
Hiç kimseye beni şikâyet etmedin!
Hep boynunu büküp, beni dinledin, benimle ağlayıp, benimle sevindin!
Bir dosttun, bir arkadaş, bir kardeş, bir sevgili ve sadakatli bir âşık!
Sen, şimdi! Yasaklısın canım! Yasaklılar sırasında birinci sıradasın!
Hatta gündemin birinci sırasındasın!
Karalara bürümeye karar vermişler seni!!!
1 den sonsuza kadar rakamlarla donanacakmışsın!
Aklıma eski yıllardaki saltanatın geldi! Misafir odasındaki orta sehpanın üzerinde; kristal tabakta kurum kurum kurulduğun halin geldi. Çeşit çeşittin, filtreli, filtresiz, mentollü mentolsüz.
Ey eski günler!!!
Yeni Harman, Yenice, Bahar, Maltepe, Samsun, Bafra, Hisar ille de Birinci, ne çok çeşidin vardı. Daha da hatırlamadıklarım belki de! Hem de hepsi yerli sermaye. O zamanlar özelleştirme falan yoktu canım gündemde!
Ya üreticilerin, sabahın seher vaktinde yapraklarını teker teker toplayıp dizen, kazandıkları paralarla evlerine bakan, çocuklarını büyüten ve okutan. Fabrikalarda seni işleyen insanlar!!! Hepsi birer birer gözümün önünden geçtiler, film şeridi misali. Emekli maaşlarını bağladığım zaman sevinçle boynuma sarılışları geldi.
Şimdi; O fabrika işçileri nerelerdeler biliyor musun? Hazan yaprağı misali savruldular oradan oraya! Hatırlayan var mı? Sanmam!!
Kabul edelim!
Sağlığa zararlısın! Yasaklısın! Çok fenasın!
Peki! Bu kadar suçlusun! Ön plandasın!
Mayıs ayının ilk günlerinde; Kütahya’da (2006 yılında özelleştirilen) Eti Gümüş A.Ş. inde bendi yıkılan siyanür havuzundan, tüm havzaya yayılan siyanürlü sulardan etkilenen insanlar, tarım alanları ve hayvanlar şu an ne durumdalar? O tarım alanlarında yetişen ürünler? Ürünleri tüketenler? Siyanürlü suyun etkilediği civar köylerdeki(Köprüören, Gümüşköy, Dulkadir, Kızılcakaya, Dedik ve Aliköy) tarım alanları ne oldu? Burada yaşayan insanları ileride bekleyen tehlikeleri, sağlık sorunlarını inceleyen, medyada dile getiren var mı?
Dizilerle, evlendirme programları ile oyalanan, güzel ülkemin, güzel insanları siyanürün ne olduğunu biliyorlar mı?
Halkım kansere gebe!!!
Hem de toplu halde!!!
Bunu bilen var mı?
Siyanür! Senden daha mı az zararlı?
Ya! Hibrit tohumlarla yetişen besinler! Kıpkırmızı albenisi fazla domatesler, salatalık ve biberler! Tek kullanımlık hibrit tohumlar! GDO lu yani genetiği değiştirilmiş gıdalar! ‘’Milyonlarca yıllardır dünyanın mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak süregelen ekolojik dengesini, alt üst eden ürünler ve bu ürünlerden üretilen yiyecek maddeleri. Frankeştayn Gıda da denen GDO lar akrep geni taşıyan pamuk, tavuk geni taşıyan patates, balık geni taşıyan domates’’ olarak karşımıza çıkıyor ve sofralarımızda başköşede kuruluyorlar. Sağlığımıza zararlı değiller mi?
Aklıma gelmişken sorayım!
Biz ülke olarak hibrit tohumları nereden, hangi ülkelerden alıyoruz?
Halkım, hibrit tohumlarla, GDO lu besinlerle kansere gebe!!!
Bilen var mı?
Karakol basıldı! 5 şehit verdik!
Mayın patladı! 13 şehit verdik!
Askeri araç devrildi 12 asker yaralı!
Terör azdı! Maç yapan emniyet mensupları tarandı!
Dilay öğretmen vuruldu ve ne yazık sonsuzluğa uğurladık!
Operasyonlar devam ediyor, terör bitmiyor, törenlerle şehitler uğurlanıyor!
Şimdi, bu yitirdiğimiz canlar senin yüzünden mi yitti gitti!
Ülkem sıkıntılara gebe!!!
Sorsam! Suç mu?
Hadi anlatsınlar bana ve halkıma!
Şu Patriot füzeleri nedir?
Cennet vatanımın, inciden güzel köşelerinden birine, balistik füze kalkanı sistemi, neden kurulacak?
Kurulduktan sonra, kurulduğu alanlar ve insanlar nelerden etkilenecek?
Komuta kimde olacak?
Medya nerede?
Kim irdeleyip? Kim Yazacak?
Bu füzeler ve koruma kalkanları kimi kimden koruyacak?
Halkım kansere gebe!!!
Ülkem sıkıntılara gebe!!!
Senin suçun ne?
‘’Hor görme garibi’’
Bak canım, yine dertlerime ortak, gecenin şu ilerleyen saatlerinde yine bana yoldaş oldun!!!
Seni ön plana çıkarıp da asıl sorunları maskelemek neden?
Her şeye rağmen seni seviyorum!
Gelin olsan da! Bürünsen de karalara!
Ayşen Arslangiray Kura
9.9.2011/ Kuşadası
2 Eylül 2011 Cuma
22 Ağustos 2011 Pazartesi
Pembe Mor Puantiyeli Prenses Barbunya'nın zeytinyağlı pilakisi / Yemek - Mutfak / Milliyet Blog
Benim çok sevgili ve çok değerli, değerleri paha biçilemez can okuyucularım.
Rengârenk bir Ağustos gününden ve güneşin parlak ışıklarının haşmetinden kaçıp da bulduğum bir çardağın altındaki gölgeden sesleniyorum sizlere.
Sermayeyi kediye yükledim de! Bizim kedi( garibimin bir ayağı da aksak) bir de baktım ki girmiş mutfağa!
Kızdım! Pist mist dedim! Fayda etmedi.
-Hadi bakalım, artık yemek yapmanın zamanı geldi. Kaç gündür bir deri, bir kemik kaldık! Senin yazıların ve tıkların yüzünden. Diye söylendi.
Hay Allah!!!
Tam da şöhretin basamaklarını hızlı adımlarla tırmanmaya çalışırken!
Üstelik yıllık izin falan kullanmayı bile düşünmemişken!
Tüh, tüh!! Kendimi buluverdim, mutfak bankosunun önünde!
Barbunya almıştım dün, hem de kilosu 5._TL. Şimdi ayıklayıp da kışa saklamaya kalksam, üff gelecek çok pahalıya!!! İyisi mi pişireyim de evdekilerin mideleri yemek görüp şenlensin. Sizlere de tarif edeyim de bilmeyenler de öğrensin!!!
Şaşırmayınız!! Bilmeyenler vardır!!
Neden olmasın?
Neyse gelelim sadede!!!
Fasulyegiller familyasının, pembe-mor puantiyeli prensesi barbunyayı bilmeyeniniz yoktur sanırım. Hem yemeğin ön hazırlıklarına başlayayım, hem de bir yandan sizlere anlatmaya çalışayım.
Öyle bildik, beylik yemek tariflerini hiç sevmem. Ölçü falan da hak getire! Ne o kaşık, gramla hesapla işin yoksa! Ben olağanın dışına çıkmayı yeğledim.
Bir kilo barbunyayı alır, balkonda bir sandalyeye kurulursunuz bir güzel, sokaktan geçenlere de laf yetiştirmeyi de unutmazsınız! Ayıklarken, yere düşen taneleri hiç toplama zahmetine girmeden, bir ayak hareketi ile doğru bahçeye.(Zavallı Leydi tam masanın altında, tekmelerden nasibini almakta, yakında bir ısıracak ki vay halime!) Bilin ki! 2-3 haftaya kadar birkaç tane barbunya fideleriniz başlayacak filizlenmeye.
Ayıklayınca, bir de bakarsınız ki bir kilo barbunya; kabukları da kalınsa düşmüş 600 grama.
Önce bir güzel haşlarsınız, mor suyu çıksın diye. Baktınız pişmeye hazır oranda yumuşamış, süzgüden süzün, koyun bir kenara amma sakın sakın ha soğuk su geçirmeyin üzerinden. Dirilirler sonra! Karışmam valla…
Bir büyük baş kuru soğanı, kesme tahtasında gayet hızlı ve nazik vuruşlarla bin parçaya bölün. Asla rendelemeyin,( üşengeçliğin gereği yok) acı suyu çıkar ki yemeğin tadını bozar.
Bir büyük ve de derin tercihen plastik bir kaba 5 adet domates koyup, su ısıtıcı da ısıttığınız kaynar suyu üzerlerini örtecek bir şekilde dökün. Neden? Diye sormayın! Bunu herkes bilir, kabuklarını soyarken zayiat vermeyin diye!
Kıydığınız soğanı, halkalar halinde doğranmış 2 adet taze yeşilbiberi, bir kahve fincanı zeytinyağının içerisinde( tabii ki tencerede) hafif pembeleşinceye değin çevirin, tahta bir kaşık yardımıyla. Kabuklarını soyup da küp küp doğradığınız domatesleri de içine kattıktan sonra kapağını kapatın ki domatesler ile bütünleşsin tüm malzeme.
En son barbunyaları da ilave edin içerisine ve bir çay bardağı sıcak suyu yavaş yavaş dökün tencereye. Bu arada olmazsa olmazı bir çay kaşığı toz şeker ile 4-5 adet ortadan ikiye bölünmüş(enine-boyuna fark etmez) sarımsak da ilave edip, çok kısık ateş de (mum alevi kadar)pişmesini sağlayın.
Uyarayım da! Yemeği ocakta bırakıp da PC başına geçerseniz eğer, yanma ihtimaline karşı 5 dakikada bir kontrol etmenizde fayda var. Piştiğine kanaat getirdiğiniz an( eee sormayın artık bi zahmet onu da siz anlayın) tuzunu da katıp, 2-3 saat süresince demlenmeye bırakın. Zeytinyağlı yemekler dinlendikçe lezzetlenirler.
Evet, yaz usulü barbunya pilakiniz hazır. İsterseniz bu malzemelere (pişirme esnasında) küçük küçük doğranmış patates ile halkalar halinde kesilmiş havuçları da ekleyebilirsiniz.
Isıya dayanıklı geniş ve derin cam bir tabağa; sevginizi de katarak özene bezene hazırladığınız barbunyayı, manzarasını bozmayacak şekilde ala bora etmeden itina ile aktarın. Daha önceden en az 15 dakika sirkeli suda beklettiğiniz maydanozları yaprak yaprak ayırarak( Bıçakla kesmeyin! Zira tüm vitamini gider.) yemeğinizin görselliğini tamamlayın.
Öncelikle göze, sonra da mideye hitap edeceğinizi katiyen aklınızdan çıkartmayın!
Ege yöresinde bazıları bu yemeği sıcak yemeyi sevse de benim mutfak kültürümde soğuk yemek olarak takdim ettiğim bir yemek türüdür.
Keyif sizin! Bu kadar uğraştıktan sonra ister sıcak, isterseniz soğuk yiyin!
Yalnız, yerken dikkat edin ki parmaklarınız gitmesin arada, zira lazım olacaklar daha sonra da!
Haftaya ne yemek tarifi mi veririm? Bilemem! Taleplere göre değerlendiririm!
Afiyet, şeker olsun efendim….
Ayşen Arslangiray Kura
22.8.2011/Kuşadası
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

