27 Nisan 2012 Cuma

Bilemem ki!

http://blog.milliyet.com.tr/bilemem-ki---/Blog/?BlogNo=360300




Nisan yağmurları da dindi,

Soluksuz yüreklerdeki sevgi seli gibi,

Laleler de solup gittiler,

Aşkın tükenmişliğinin çaresizliği gibi,

Şimdilerde gül zamanı sevdiğim,

Tanrıdan dilediğin yeni sevdalar gibi,

Her lale zamanı, sen geleceksin aklıma,

Ya da yağan çiğ damlacıklarında,

Esen lodosun çaresiz yalnızlığında,


Terk edilmiş gönül yıkıntılarımın ortasında,


Kalbim, bastırılmış isyanların sarmalında!


Bilemem ki!


Düşünür müsün?


Beni halâ!







Ayşen Arslangiray Kura
1.5.2011

Arap Baharı çiçek açtı!!!

http://blog.milliyet.com.tr/arap-bahari-cicek-acti---/Blog/?BlogNo=360302


Kadın hakkı!!!
Yok böyle bir konu aslında!
Zaten hakkı erkek ismi!
Pek de beylik, bilindik bir söylem oldu değil mi?
Bir bir ezilmekte kadın hakları!
Sanki çok varmış gibi!
Yer; Mısır parlamentosu!
Parlamento, gündemini yeniledi!
Hedef; ‘’Aileleri yok etmeyi hedeflediğini’’ iddia ettikleri mevcut yasaların, kadınlara tanınan hakların iptali!
Yetmedi!
Evlenme yaşı 14’e çekilsin!
Çoluk çocuk gelin olsun!
Yetmedi!
Faslı din adamı Zemzemi Abdul Bari önerdi!
Gündeme bir konu daha eklendi!
Nekrofili!!!
Bunun anlamı neydi?
Tıbben anlamı; ‘’Ölü seviciliği’’
Sapkınlıklardan biri, belki de en iğrenci!
Hangi mantık?
Hangi din?
Hangi ahlak?
Hangi kutsal kitap?
Hangi insanlık, kabul edebilir ki?
Daha fazla yazamam!
Yüreğim ürperiyor…
Ellerim titriyor…
Kalemim yazmamak için direniyor…
Tanrım!!!
İnsanlık, nasıl bu hale geldi?


Ayşen Arslangiray Kura
27 Nisan 2012/ Cuma

12 Nisan 2012 Perşembe

4+4+4 hayalleri öldür! Gerçekleri ört!!!

http://blog.milliyet.com.tr/4-4-4-hayalleri-oldur--gercekleri-ort---/Blog/?BlogNo=357942


‘’Fatma’’ idi adı!
Boncuk mavisi gözleri ışıldayarak bakardı.
Güneşin kızıl ışıklarının yandığı upuzun saçları vardı.
Daha 12 yaşındaydı!
Hayalleri, çok büyük hayalleri vardı!
Okuyacak, öğretmen olacak, çocukları aydınlatacaktı!

Ansızın bir gece, babası çatık kaşlarla, sürükleye sürükleye komşu ….. Amcaların evine götürdü.
Korktu!
Hiçbir şey anlamamıştı!
Boncuk gözleri korkuyla baktı, babasına soramadı!
Evde; sedirin üzerine sıralanmış beş adam vardı!
Karşılarında da Fatma dâhil, 7 kız daha!
Titredi bacakları! Kalbi anlamsızca hızlandı! Daha bir korktu! Kimdi bu adamlar? Biz niye buradayız diye düşündü de soracak cesareti bulamadı. Sessizce eğdi başını!

‘’Çık dışarı!’’ dedi babası!

Fatma da, diğer kızlar da bir bir dışarı çıktılar odadan!
Deli gibi eve koştu, sarıldı anasına! ‘’Ana, nedir bu? Ne istiyorlar bizden dedi’’
Anası kaygılı bir yüzle baktı! Sustu! Bu soruya verebilecek cevabı yoktu! Ya da cesareti!

Babası ertesi sabah’’ Bu günden tezi yok! Okul mokul yok! Gitmiyorsun!’’ dedi.
İnanamadı kulaklarına! ‘’Neden’’ diye haykırmak istedi babasına! Sesi cılız bir halde, fısıltı halinde çıktı ama yine de sordu!

‘’Neden?’’
‘’Evleniyorsun da ondan’’ dedi babası! Fatma kulaklarına inanamadı!

‘’HAYIR! Ben okuyacağım’’ dedi. Bu kez yüksek çıkmıştı sesi. Anında yüzünde bir tokat şakladı!
Fatma O tokattan sonra günlerce ağladı, ağladı, ağladı!
Okula gitti. Ağlayarak öğretmenine anlattı! Öğretmeni de onunla birlikte ağladı! ‘’ Yasa böyle yavrucuğum! Bu babanın kararı ve benim de yapabileceğim bir şey yok ne yazık ki’’ dedi.
Fatma anlamamıştı! ‘’Ne yasası öğretmenim ne yasası?’’
Sonunda’’4+4+4’’ uygulamasına kurban olduğunu anlamıştı!

O geceki adamlar Anadolu’nun bir başka kasabasından gelmişlerdi! … VE birkaç büyük baş hayvan parası karşılığında ‘’EŞ’’ edineceklerdi kendilerine!
Fatma ve köydeki o diğer kızlar, birer, birer gelin oldular!

Hâlbuki! Aşk, sevda nedir onu bile bilmiyorlardı!
Bezden oyuncak bebeklerini bıraktılar, ellerine kına yaktılar! Bir de derme çatma beyaz gelinlik!
Ya kurduğu o bembeyaz, saf hayalleri? Kırıldılar hepsi de kırıldılar! Fatma’nın yüreği misali!

Canı yandı! Ne olduğunu anlamadı! Gözyaşlarının ardı arkası kesilmedi, hep ağladı, hep ağladı!
O pos bıyıklı adam da acımadı! Fatma ağladıkça, bastı tokadı! ‘’Alış artık! Burada yaşayacaksın ve bundan kelli benim karımsın!’’  dedi.
12 yaşındaki Fatma’nın kocası, ellili yaşlardaydı. Fatma’dan çok daha büyük çocukları vardı!

Kırgındı Fatma, babasına ama en çok da anasına! Niye karşı çıkmamıştı?  Niye sahiplenmemişti küçücük yavrusunu, kızcağızını? Hiç affetmedi Fatma ailesini, hele de her fırsatta tokatlayan o kocası denen koca adamı! Bir de bu yasa denen şeyi çıkaranları!

Yaban ellerde, yol bilmez, iz bilmez yerdeydi! Kaçsa nereye sığınacak? Kime?
İçinde bir şeyler kıpırdıyordu anlamadı! Karnında hastalık var sandı! Komşulardan bir teyzeye fısıldadı! ’’Acaba, ben hasta mıyım?’’ diye sordu da, kadın kahkahalarla ‘’A kızım ne hastası? Sen, gebesin gebe! ‘’ diye cevapladı!

Bir sabah, seher vakti kalktı, usulca evden çıktı. Uzun süre bilmediği yerlerde koştu, koştu! Nereye gideceğini de bilmeden koştu! Bir an düşündü! ‘’Yola mı çıksam acaba?’’ Vazgeçti! Güneş, hızla tepede yükselirken; kendini bir YAR ın kıyında buldu. Oturdu kocaman taşların üstüne! Saatler geçti!
Düşündü! Üzüldü! Yine düşündü! Hayalleri geldi aklına! Kurup da gerçekleştiremediği!
Hayıflandı!

Ama kararlıydı! İçindeki o minicik canı da kurban vermeyecekti! Ne kocasına, ne de yasaya!

Karnını okşadı! Canını sevdi! ‘’ Hadi yavrum gidiyoruz!’’ dedi. …. Ve YAR dan sonsuzluğa doğru uzandı!!!

Bu hüzün dolu öyküyü de ‘’4+4+4’’ yasasını çıkaran, onu ve onun gibi küçücük kızların kaderini çizen,  o beyaz papatyaların boyunlarını büküp de solduran, hayallerini yıkanlara, hatıra bıraktı.



Ayşen Arslangiray Kura





5 Nisan 2012 Perşembe

Geçen yüzyıllardan ve Osmanlı'dan günümüze yansıyan kültür mirası; Hamam

http://blog.milliyet.com.tr/gecen-yuzyillardan-ve-osmanli-dan-gunumuze-yansiyan-kultur-mirasi--hamam/Blog/?BlogNo=357040


‘’Hamama giren terler!’’
‘’Ah!!! Nerde o eski hamamlar?’’ der eskiler!
Jül Sezar’ı, Marcus Antonius’u ve Octavius’u kendine çılgın gibi âşık edip, 3 erkeği de etrafında pervane misali döndüren, Mısır’ın efsanevi kraliçesi Kleopatra’nın güzellik sırrının hamamlarda gizli olduğu yazılmaktadır.

Hamam; tarihçesinin İ.Ö. ki dönemlere dayandığı ama Roma döneminde popülarite kazandığı ve Roma kültüründe eğlence mekânları olarak da kullanıldığı yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.
Anadolu’nun, Ege ve Akdeniz kıyılarında Kleopatra için inşa ettirilmiş hamamlar bulunduğu ve bunların bir kısmının geçen yıllara ve tabiat koşullarına karşın halen varlıklarını koruduklarını gözlemlemekteyiz.

Fethiye’de, Babadağ eteklerinde, doğal sit alanı olarak ilan edilmiş bulunan Kelebekler Vadisi yakınındaki, Afrodit koyunda ve sadece deniz yolu ile ulaşılabilen Kleopatra Hamamı bu örneklerden en önemlisidir.

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fethinden sonra; toplumların birbirleriyle kültür etkileşimlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, tarihçesi Roma dönemine kadar uzanan hamamlara büyük önem verilmiş ve Osmanlı’nın en görkemli oldukları dönemlerde binlerce hamam inşa edilmiştir.(Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde bahsedilmektedir.)

Mimariye ve hayrat, hayır işlerine çok önem veren Osmanlı padişah ve sultanları, cami, han, medrese, çeşme ve imarethane ve de bunların bazen tümünü kapsayan külliyeler yaptırmışlardır. Bu külliyelerin giderlerinin karşılanması için de genellikle yanlarına veya yakınlarına hamam inşa ettirmişlerdir.

Hamam; Genelde mermer taşlarla döşeli ve tavanı kubbe şeklinde imar edilmiş, soyunma yerleri, yıkanma yerleri ki içerisinde kurna başı ve halvet adı verilen kapalı, tek başına yıkanılabilen hücreler bulunan, orta kısmında zeminden yüksekçe dairesel veya kare şeklinde yapılmış göbek taşı bulunan bölümlere sahiptir.

Ayrıca, külhan diye adlandırılan ısıtma yeri; hamamın tam altında yer alır. Yanan odunların alevleri ve dumanları, özel olarak döşenmiş kanallar ile hamamın zemin ve duvarlarını ve de göbek taşının altını dolaşır. Tüteklik denilen baca ile de dışarı verilir. Göbek taşının altının çok ısınması nedeniyle de o kısma ‘’cehennem’’ denilir.

Külhan deyince aklıma külhanbeyi deyimi geldi ve hamamdaki külhan ile bir ilgisi var mı? Diye araştırma yaptım. Halk dilinde ‘’Külhanbeyi’’ olarak tanılanan ve genelde serseri davranışlarda bulunanlara yakıştırma yapılan deyimin aslında; Sultan Abdülaziz döneminde sokakta yaşayan kimsesiz çocukların, soğuktan ve sokakların ürkütücü karanlığından korunmaları için hamamlarda, külhan kısmına yerleştirildikleri ve buralarda barınan çocuklardan kıdemli olan ve külhana yakın yatanlarına külhanbeyi denildiğini, bu çocukların, hamamcılara odunların taşınması ve de küllerin dökülmesinde yardım ettikleri bilgisine ulaştım.

İstanbul’da imparatorluğun muhteşem diye adlandırılan döneminde binlerce hamam yapıldığı ve son dönemlerinde 168 adet hamam kaldığı bilinmektedir. En son, 1741 yılında I. Mahmut’un kurduğu kütüphanenin giderlerini karşılaması açısından yaptırdığı, Cağaloğlu Hamamından sonra hamam inşa edilmediği hatta hamamlarda, çok fazla odun kullanılması ve detaylı su tesisatı yapılmasını gerektirdiği için 1769 yılında yayınlanan bir fermanla, İstanbul’da hamam inşası yasaklanmıştır.

Gedikpaşa hamamından da bahsetmeden geçmemek gerek zira külhanbeyleri ile meşhur ve bu hamamın tellak başı Patrona Halil’in isyanı ile tarihe damga vurmuştur.
Halen İstanbul’da Osmanlı döneminde yaptırılmış ve varlığını günümüze değin sürdüren tarihi hamamlara bir göz atalım.

Çemberlitaş Hamamı; II. Selimin baş hasekisi ve Sultan III. Murat’ın annesi Nurbanu sultan tarafından yaptırılan ve de Mimar Sinan’ın son dönem eserlerinden biridir. Çemberlitaş’ın yanında ve Kapalıçarşı’nın yakınında bulunmakta ve halen faaldir.

Süleymaniye Hamamı; Süleymaniye külliyesinin içerisinde ve Süleymaniye Camii’nin yanında, Mimar Sinan’ın Kalfalık dönemim diye adlandırdığı zamanda tasarladığı ve inşa ettiği ve de Sultan Süleyman’ın kendine ait yıkanma bölümünün de bulunduğu rivayet edilen hamam, 2001 yılında restore edilmiş ve şu an turistik tesisi olarak faaliyette olup kendine ait bir kuyusu mevcuttur. Bu kuyunun suyunun sarılık hastalığına iyi geldiği hakkında halk inancı mevcuttur.

Galatasaray Hamamı; Beyoğlu’da, Galatasaray yakınında bulunan, 1481 yılında II.Beyazıt tarafından yaptırıldığı tarih kaynaklarınca varsayılan ve 1965 yılında restore edilen hamam, şimdilerde turistik tesis olarak kullanılmaktadır.
Büyük Hamam; Mimar Sinan tarafından, Kasımpaşa cami ile birlikte çifte hamam olarak inşa edilmiştir.
Çinili Hamam; Üsküdar’da Kösem Sultan tarafından, Çinili Cami ile birlikte yaptırılmış, çifte hamam olarak imar ve 1964 yılında restore edilmiştir. Tarihi yapısı ve dokusu bugüne değin özenle korunmuş ve halen kullanılmaktadır.

Eski Hamam; Şifalı hamam adı ile de anılan ve Üsküdar’da bulunan hamam, 15. yüzyılda inşa edilmiş ve halen faaldir.

Ayrıca, günümüze hamam kültürünü yansıtan hamamlar içerisinde; Üsküdar’daki Beylerbeyi Hamamı ile Sadaret Kethüdası Yusuf Ağa tarafından 1768 yılında yaptırılan Yalı Hamamı, I.Ahmet’in kiler ağası İsmail Ağa tarafından 1610 da çifte hamam olarak inşa ettirilen Ağa Hamamı, Sultan Abdülaziz devrinde yaptırılan Aziziye hamamı, Küçükyalı Hamamı ve Erenköy Hamamını sayabiliriz.

Edirne’de Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan Sokullu Hamamı, Bursa’da Kervansaray Otelinin içinde; Romalılar döneminden bugüne değin korunan Kervansaray Hamamı, Ankara’da 650 yıldır tarihi dokusunu kaybetmeden korunan Karacabey Hamamı vardır. İzmir’de ise genelde Roma ve Bizans dönemlerine ait hamamların yalnızca kalıntıları ve isimleri kalmıştır. Gümüldür’de Roma hamamları ile Bayraklı’da Diana hamamlarının bulunduğu tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır. Tire’de de yüzyıllar öncesi mevcut olan 20 adet hamamdan şu an yalnızca 1 tanesi faal vaziyettedir.

Tabii bu arada, Anadolu’nun kükürtlü ve sıcak sularıyla tanınan ve yerli ve yabancı turistlerin rağbet ettiği kaplıca hamamlarını da unutmamak gerekir.

Topkapı ve Dolmabahçe Saraylarının hamamları aynen muhafaza edilmektedir.

Gelelim hamam kültürünün yaşama yansımasına;

Saraylarda bulunan hamamların haricinde,  şehir hayatının içindeki hamamlar temizliğin simgesi olmakla birlikte, kapalı bir toplum olarak yaşayan Osmanlı’da özellikle sosyal hayattan irrite edilen kadınların zamanla sosyalleştiği ve gezme, eğlenme amacıyla gittikleri mekânlar olmuşlardır.

Kadınlar, konu komşu sözleşip, feracelerine bürünüp, sosyal yaşantılarının vaz geçilmez bir parçası olan hamamlara sıkça gider olmuşlardır. Hatta şimdilerde yıkıldığı için örneklerine rastlayamadığımız konak hamamlarına sahip olan, konaklarda oturan kadınların dahi mahiyetlerindeki hizmetkârları ile birlikte hamama gidişleri bir ritüeldi.

Hamam eşyalarının, olmazsa olmazı nakışlı hamam havluları, peştamalları, kına, sürme, sedef kakmalı takunyaları, gümüşten hamam tasları, Girit sabunları ve çeşit çeşit yemeklerle dolu sepetleri ile soluğu hamamda almışlardı. Sabah başlayan hamam sefaları, akşama değin sürerdi.

‘’Gelsin dolmalar, çalsın sazlar, oynasın kızlar!’’

Temizlenmek, yıkanmak bahane, eğlence ve muhabbet şahane.

Göbek taşının üzerine serilirler sere serpe. Kurna başında, genç kızlar şarkı söylerler de, hamamın kubbelerinden dışarı taşar, şarkılar nağme nağme.

‘’Bir kızıl goncaya benzer dudağın,
Açılan tek gülüsün bu bağın.’’

Hamam tasları gümüşten, ben anlamadım bu işten! Kâh yıkanmak için kullanılırmış, kâh müziğin temposuna def vazifesi görürmüş.

Hamamda kız beğenmek adettenmiş o zamanlar. Kızlar tüm marifetlerini döker, süzüm süzüm süzülürlermiş, kendilerini beğendirmek için, kaynana adaylarına.

Kaynana adayları ise göz ucuyla süzerlermiş kızları. Acaba hangi güzel layıktır benim oğula?
Gelin hamamlarının, eğlencesi ve görkemi ise bir başka imiş.

Sabun ayrı bir yer tutardı gerek saray, gerekse semt hamamlarının kültüründe. Zeytinyağı ile imal edilmiş ve özellikle Girit-Kandiye sabunları pek rağbetteymiş.
Edirne ve Kudüs’te imal edilen misk ve amber sabunları ise saray hamamlarının vaz geçilmezleriymiş.

Elma, armut, üzüm, şeftali, muz, çilek, kayısı, portakal gibi kendilerine has kokuları içlerinde barındıran meyvelerden yapılan sabunlar, saray erkânı için üretilir ve saray hamamlarında kullanılırmış. Saraya gönderilen sabunlar eritilerek, kullanacak olan kişilerin koku zevklerine göre koku ilave edilerek, yeniden şekillendirilirmiş.

Kildanlık adı verilen ve genelde gümüş ya da altından yapılmış kapların içerisine kil konur, kil dibe çökünceye kadar beklenir, süzülen su ile ipek keseler ile vücutlar temizlenirmiş.
Ayrıca, ebegümeci ve hatmi çiçeği kaynatılarak, elde edilen bitkisel su ile de saçlar durulanır, yumuşak ve ipeksi bir hal alırmış.

Eller ve ayakların bakımına özel itina gösterilir, susam ve gül yağı ile masaj yapılırmış.

Durulanan saçlar nemli iken; nemli saça çeşitli çiçek ve bitkilerden elde edilen yağlar sürülür. Kokuyu içine hapseden saçlar, kurudukça, günler boyu mis gibi kokarmış.

Hamamdan çıkmadan önce nemli cilde; soğuk havayla temas ettiğinde cildin buruşmaması ve güzel kokması içinse, yasemin, gül, lavanta, mimoza, papatya, ıhlamur, sümbül,karanfil, orkide ve menekşe çiçeklerinden elde edilen ve de üzerleri mücevherlerle bezeli ‘’güllü abdan’’ denilen gümüş ya da altından şişelerde muhafaza edilen yağ ve esanslar uygulanırmış.

Limon suyu ayrı bir özel tutulur, cildin beyazlatılmasında sıkça kullanılırmış.
Eh bu kadar itina ve bakımdan sonra, Osmanlı kadınlarının güzelliklerinin sırrı da açığa çıkmış oluyor.

‘’Aynı hamam, aynı tas!’’ değil artık zaman!

Kent yaşamına geçiş ve kent kültürünün zaman içerisinde değişmesi ile hamamlar eski önemini ve sosyal yaşamdaki özel konumlarını yitirmiş durumda.

Şimdilerde hamam kültürü; turizm merkezlerinde, yıldızları bol turistik otellerde, SPA merkezleri, sauna(Fin hamamı), Türk hamamları olarak varlıklarını sürdürmekte.

Osmanlı kadınlarının gizemli güzellikleri de tarih yapraklarının arasında yer almakta.

Ayşen Arslangiray Kura
6 Nisan 2012/ Kuşadası

 
 

16 Mart 2012 Cuma

Yalan Dünya! Dünya yalan!!!


http://blog.milliyet.com.tr/yalan-dunya--dunya-yalan---/Blog/?BlogNo=353947



İki insanın arasında geçen konuşmaları, ister acı olsun ister tatlı, birlikte yaşadıkları anları, birbirlerine yazdıkları mesajları ya da yaptıkları yazışmaları, başkaları ile paylaşmayı sevmem ve doğru bulmam. Hem de internet ortamında ya da normal yaşantıda.
   
Hele de sır ise anlatılanlar, ölünceye değin bende kalır, saklarım.

Bu kez bu prensibimi askıya aldım!

Bir arkadaşımın mailini paylaşmayı istedim sizlerle anti parantez yukarıda yazdıklarımla çelişkiye düşmeden zira bu maili paylaşmak için izin aldım. ‘’Aman şekerim yaz, ne olacak, benim için sakıncası yok. Hem de sevinirim, benim de bir katkım olsun.’’ Dedi.

Okuduğunuz zaman, satırların sonunda neden bu dünyaya ‘’Yalan Dünya’’ dediğimi daha iyi anlayacağınızdan eminim.

Bu arada arkadaşıma da bu maili sizlerle paylaşmama izin verdiği için teşekkür ederim. ‘’Sağ ol şekerim’’ Bazı kısımları çok özel olduğundan tarafımdan sansürlendi.

‘’ Merhaba şekerim,

Uzun zamandır görüşememiştik de mail adresini kızlardan aldım. Hadi bir sürpriz yapayım mail atayım dedim. Geçen gün kızlarla okey partisindeydik, senden bahsettiler. Yazı yazıyormuşsun galiba bir yerlerde. Adını söylediler ama unuttum vallahi. – Aman ne iyi, çok para alıyordur şimdi- dedim. Oh, ohhh, paraları diposta edersin artık. Para deyince aklıma geldi; emekli oldun değil mi? Biz adamla ikimiz de emekli olduk. Şimdi hayatımızı yaşıyoruz.

Ne günlerdi onlar be değil mi? Çalışırken, ben hamileyim diye korur kollardınız, tüm servis. Siz arşivlerde tozlu rafların, fare pisliklerinin arasında gün toplayıp, milleti emekli edelim diye uğraşırken, beni arşive göndermezdiniz. Hakkımı yemeyin ama ben de kartoteks dolaplarının arasında kart bakıyordum. Gözümün önüne geldi şimdi. Nasıl da perişan gelirdiniz arşivden. Tahta merdivenlerin üstüne çık, in, dosya bak. Bordroları indir. İşimiz zordu be. Gençlikteymiş o enerji. Şimdi olsa yapamazdık sanırım. İyi ki emekli olduk da rahata erdik.

Biz haftada üç gün kızlarla buluşup okey oynuyoruz. Bir de konken grubum var. Haftada bir gün de onlarla buluşuyorum. Kocacığım sağ olsun, -hayatını yaşamana bak karıcığım- diyor. Aman yaş kemale erdi, çocukları büyüttük, evden uçurduk. Kaldık Ediyle Büdü, Şakire Dudu baş başa. Unu eledik, eleği duvara astık. Karı koca, nerde akşam orda sabah.

Çoğu zaman yemek bile yapmıyorum. Dışarda yiyiyoruz. Çok sıkıştım mı, kır bir yumurta gitsin. Yemek dedim de, geçen kızlardan biri tatlı yapmış senin tarifinmiş. Yemek tarifleri falan yazıyormuşsun.  Bir de ne dediler. Kadın, kadına şiddet falan konularını yazıyormuşsun. Misyon edinmiş dediler. Eh be şekerim işin mi yok sana ne kadından, kadına şiddetten. Boş ver, dayak yiyen yer, öldürülen öldürülür. Ben bu işlere hiç kafayı yormuyorum hele siyaset falan hiç ilgimi çekmiyor. Gerçi vaktim de yok zaten. Haberleri falan da seyretmiyorum.  Seçim zamanı kime oy vereceğiz diyorum. Kocacığım kime derse oraya oy veriyorum. Tüm siyasetle ilgim o. Dizileri takip ediyorum. Kaçırdıklarımı da kocacığım kayda alıyor, daha sonra seyrediyorum. Her kanalda sevdiğim diziler var, çakışıyorlar. Üzülüyorum kaçırınca.

Geçen gün kızlar söyledi, birileri yanmış galiba. Pek üzülmüşlerdi aralarında konuşuyorlardı, pek kulak vermedim. Yanmış deyince aklıma geldi geçen gün de ben yanıkta yandım. Epey para kaybettim. Eve pek sıkkın geldim. Kocacığım -üzülme, bankada paramız çok nasılsa, sen yemeyeceksin de çocuklara mı kalsın- dedi sağ olsun.

Nisanda tatil ayarlamış Akdeniz kıyısında beş yıldızlı bir otelde. On günlüğüne oraya gideceğiz.  Bu kış pek soğuk oldu bunaldım. Birkaç gün hava değişikliği olur. Bir de şu kumarhaneleri kapatmasalardı otellerde ne iyi olurdu. O makinelerde kol çekip oynanan oyunlar var ya onları çok seviyorum.  Belki kandırırsam oradan da Kıbrıs’a gideriz. Ne güzel olur.

Ben feysbukta, tvitırda takılıyorum. Senin de feysbukun varsa beni eklesene. Bir de kızlarla akşamları mesenede buluşuyoruz. Gündüzün oyun muhabbetlerine orada devam ediyoruz. Pek eğleniyoruz. Sen de katılsana bize. Aman boş ver şu yalan dünyada, ölüp gideceğiz. Ne o yazılar falan yazıp, başını derde sokma.

 Dünya yalan, vur patlasın çal oynasın. O yazdığın yeri de söyle de arada girip bakayım.

Mail adresimi kaydet, sen de bana mail at, emi şekerim. Vallahi çok sevinirim.

Bu arada sormayı unuttum. Sahi sen nasılsın?

Cevap bekliyorum şekerim. Hemen cevapla, ihmal etme olur mu?’’

‘’Dünya Yalan’’ da olsa hepimiz bu dünyada yaşıyoruz bir şekilde!

Sevgi ve saygılarımla…
Ayşen Arslangiray Kura
17 Mart 2012/ İzmir



14 Mart 2012 Çarşamba

GRİ BULUTLAR KAPLAMIŞ GÖKYÜZÜNÜ!!!

http://blog.milliyet.com.tr/gri-bulutlar-kaplamis-gokyuzunu---/Blog/?BlogNo=353632

Güneş göstermiyor ki gül yüzünü.
Cemreler düşmüş, bir, iki, üç derken. Bahar gelmiş diyorlar. Badem ağaçları çiçek açmış, açmış da dallar eğilmiş, boyun bükmüş çiçekler küsmüş!
Bahar başka mevsime düşmüş!
‘’Yukarıda filler tepişirmiş! Aşağıda çimenler ezilirmiş!’’
Gönüller buruk, gözler yaş dolar!
Hüzün her yeri kaplar!
Esenyurt’ta 11 işçi diri diri yanar!
Bazıları’’Takdir-i ilahi’’ diye teselli arar!
Nereden gelmişlerdi? Neden? Kimlerdi onlar?
Ateş düştüğü yeri de yakar, canlar da yanar!
Alışveriş merkezinin inşaatına dökülür de milyonlarca dolarlar!
İşçilerin kaldığı, yangına dayanaksız malzeme ile yapılmış naylon çadırlar!
Ya sigorta? Sigortaları var mıydı?
Sen başla işe, çalış çabala! İstim arkadan gelir, nasıl olsa!
***
Nedim Şener, Ahmet Şık ve iki gazeteciyi daha saran o kapkara beton duvarlar!
375 gün sonra aniden aralanırlar!
Ortalığı bir sevinç dalgası kaplar!
Yeşermeye mi başladı umutlar?
Ya daha, daha niceleri var!
Ya beton duvarların ardında kalan canlar!
Gün gelir, belki, belki de onlar için de aralanırlar!
Gönüller üzgün, gönüller hüzünlü. Gözlerde dolusuyla yaşlar!
Unutulamaz ki biçare hissedilen anlar!
Unutulamaz ki yaşanılanlar!
Sevinçler buruk! Düşünceler buruk! Akıllarda artlarında kalanlar!
***
Gün gündür, gün bugündür!
Günler, yılların muhasebesinde solan güldür!
Madımak’ta, 37 candır solan güller!
19 yıldır aranan failler!
Gururludur, failleri savunan avukatlar!
Zaman aşar!
Üzüntü, isyan sokaklara taşar!
Bir daha, bir daha yanar canlar!
Sivas’ta sonsuzluğa kül olup savrulan ruhlar!
İçin için yanarlar! Bir kez daha yanarlar!
Candır yanan! Esenyurt’ta, Silivri’de, Sivas’ta!
Yanan canlar ayrı! Akıbet aynı!
Bulutlar ağlar!
Sanmayın ki Güneş parlar!
Güneş de solar!
Başka baharlara kalır umutlar!!!



Ayşen Arslangiray Kura
15.03.2012/ İzmir