5 Mart 2012 Pazartesi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

http://blog.milliyet.com.tr/8-mart-dunya-kadinlar-gunu/Blog/?BlogNo=351930

Onlar, 129 can kırmızı gül idiler!

8 Mart 1857’de Newyork’da emeklerinin, mücadelesini verirken soldular, küle döndüler!

Tam 110 yıl sonra, Birleşmiş Milletler ’in 8 Mart’ı Dünya Kadın Emekçilerinin günü ilan etmesi ile Dünya kadınlarının simgesi oldular.

***
Kadınlar;

Bir gün değil! Yaşamları boyunca;

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde vurgulanan; insan haklarının, onlar içinde var olduğunun bilinmesi ve de uygulanmasını,

Cinsiyet ayrımı yapılmadan, insan olarak algılanmayı,

Şiddetten, taciz ve tecavüzden uzak yaşamayı,

Bedenlerinin, emeklerinin ve sevgilerinin sömürülmemesini ve de istismara uğramamayı, Yaşadıkları coğrafya, hayat koşulları, renkleri, kültürleri, dilleri ve dinleri birbirlerinden farklı olsa da kaderlerinin; gözyaşı, acı ve ölüm olmamasını,

Özgürlük, eşitlik, hak, hakkaniyet ve adalet içinde sürdürebilmektir hayatı; tüm istek ve arzuları.

***
Ne yazık ki, Dünya’da ve ülkemizdeki istatistiki bilgiler ve de yaşanan gerçekler, kadınların bu talep ve arzularının tamamen aksini yansıtmaktadır.

‘’Afrika’da 135 milyondan fazla kadın sünnet edilmekte, hamilelikte batılı kadınlara oranla %180 daha fazla risk taşımaktalar.’’

‘’Suudi Arabistan’da; kadının oy hakkı yok ve araç kullanmaları yasak! ‘’

‘’İran’da istisnalar haricinde, boşanmaları yasak’’

‘’Asyalı kadınların büyük bir çoğunluğu, Ortadoğu ve körfez ülkelerinde, evlerde hizmetçi olarak çalışmakta.’’

‘’ABD’de de her 90 saniyede bir kadın tecavüze maruz kalmakta.’’

‘’Kadın cinayetlerinin %70’i eşleri veya sevgileri tarafından işlenmektedir.’’

Kadınların ekonomiye katkıları gün geçtikçe kısıtlanmakta, çalışan kadınlar ise aldıkları ücret ve mevkii konusunda en alt sıralarda kaldıkları gibi, işyerlerinde de mobinge maruz kalmaktadırlar.

Ülkemizde; 39 milyon nüfusa sahip olan kadınların, % 75 oranındaki kesimi çalışmamakta, %41,9 u fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır.

Kadına yönelik şiddetin, son yıllarda %1400 artmasına karşın, % 48,5 oranındaki kadın, uğradığı şiddeti anlatamamakta, kadına yönelik şiddet konusunda; alt ve üst gelir grupları arasında da pek bir farklılık bulunmamaktadır.

Geleneksel değerler, yaşam şartları, kadına cinsiyet baz alınarak değer biçmekte; hayat tarzları ve şartları buna göre şekillendirilmekte ve kültürel, çevre ve de mahalle baskısı gibi yöntemler uygulanması nedeniyle, çalışan kadın oranının ülke genelinde % 20 nin altına düştüğü, yapılan son araştırmalardan anlaşılmaktadır.

***
Kadınlar!
Bu günün ve sizin simgeniz olan 129 can kırmızı gülü unutmamalı!

Kendi haklarınıza ve tüm dünya kadınlarının verdikleri, Kadın Haklarını savunma mücadelesine sahip çıkmalısınız.

Sevdiklerinizin sıcacık bir tebessümü, sevgi ile dolu bir bakışı ya da kır çiçeklerinden yapılmış bir demet çiçeğin, size sunuluşu ile mutlu olmalı ve bu günü rant ekonomisine kurban etmemelisiniz!

8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz KUTLU OLSUN.


Ayşen Arslangiray Kura
5.03.2012/İzmir

1 Mart 2012 Perşembe

Muhteşem Yüzyıl ve haremin büyüsü



http://blog.milliyet.com.tr/muhtesem-yuzyil-ve-haremin-buyusu/Blog/?BlogNo=351284

Gizdir, gizemlidir harem.  Sadece izin verilenlerin, izin verildiği ölçüde girebildiği ve görebildiği. Bu nedenledir ki yüzyıllar boyunca gizemini, erişilmezliğini ve sırlarını korumuş hatta günümüzde dahi korumaktadır.

Osman Bey’in çadırından, Devlet-i Aliye büyüdükçe ve geliştikçe yerleşik düzene geçilmiş, Yıldırım Beyazıt zamanında düzene konulmuş, Fatih Sultan Mehmet tarafından teşkilatlandırılmış ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde de en kapsamlı halini almıştır.

‘’Korunan yer, mukaddes alan’’ olarak sözlük anlamı yüklenen Harem,  yıllar yılı batılı yazarların ilgisini çekmiştir. Harem-i Hümayuna giren,  yabancı kökenli ya da gayrimüslim satıcı kadınların, anlatımlarına istinaden hakkında birçok yazı yazılmış ve tablolar yapılmış ise de bu bilgilerin doğruluk derecesi tartışılır.

Harem, padişahın evi ve özelidir. Protokolde ve korunması gereken yerlerin birinci sırasındadır. Eski Floransa saraylarında kadın, erkek birlikte eğlence tertip edilen haremlerin aksine Harem-i Hümayuna, çok özel izin verilenler dışında erkeklerin girmesi yasaklanmıştır.

Padişah tarafından; emrindeki iki yüz zenci hadımla ‘’Kızlar ağası’’ ki ‘’Darüssade Ağa’’da denilen kişi haremin emniyet ve güvenliğini sağlamakla görevlendirilmiştir.

Harem, tüm mahremiyetine karşın cinsellikle anılmasına ve de padişahın zevk-ü sefa âlemleri sürdürdüğü bir mekân olarak tanımlanmasına karşın, bünyesinde üniversite niteliğinde eğitim kurumlarını barındırmıştır.

Padişah, haremin tek ve mutlak hâkimi olmakla birlikte; haremin yönetimi Valide Sultan’da idi.
Haremde barındırılan kızlar ki tarihi kaynaklara göre bunların sayıları zaman zaman 600- 700 civarını buluyordu. Haremde bulunan kızlar genellikle savaş esirlerinden, esir pazarlarından alınan kızlardı. Ya da Kırım hanlarının padişaha gönderdikleri armağan yahut da Kafkasya’nın fakir köylerinden ailelerince saraya gönderilenlerdi. Haremdeki kızların, çoğunun Çerkez, Abaza, Gürcü, Hırvat, Sırp nadiren de Venedikli oldukları söylenmektedir.

Haremde yaşayan kadınlar, iki sınıfa ayrılmışlardı. Alt sınıfta, sarayın gündelik işlerini gören, çırak, kalfa ve usta olarak adlandırılanlar, üst sınıfta gedikliler vardı. Hareme ilk giren kızlar, dört beş yıl süresince dikiş, nakış, dil ve müzik eğitiminden geçirilirler ve bu eğitim sonunda başarılı olanlar, eğer ki şansları var ise padişahın gözdeleri arasına girebilirlerdi.
Haremde gözde olan bir kız, kendi özel dairesine sahip olur, Külhancı usta tarafından yıkanır, kutucu usta tarafından giydirilir, haznedar tarafından değerli takılarla bezenerek, kızlar ağası tarafından da has odaya götürülürdü.

Padişahın gözdeleri sırayla ikbal, haseki, baş haseki ve baş kadın efendi isimleri ile adlandırılırlardı.

Haremde ilk evvela İslamiyet’i kabul eden kızlar, aynı zamanda sıkı bir din eğitiminden de geçirilirlerse de bazılarının, dinlerini değiştirmedikleri yine tarihi kaynaklarca iddia edilmektedir.

Haremde yaşayan ve yetiştirilen kızların bir kısmı da; Enderun mektebinde edebiyat, ekonomi, bilim, dil, din ve devlet işleri konularında eğitilerek, eğitim sonunda devlet erkânında görev verilen içoğlanları ile evlendirilirler ve saraydan gelin olarak çıkarlardı.

Oğlu ölen valide sultan veya eşi ölen haseki haremden ayrılarak, eski saraya gönderilirdi ki bu sarayın bir diğer adı da ‘’Gözyaşı Sarayı’’ idi.

Haremde çok sıkı kuralların ve disiplinin olduğu ve bu disiplini de valide sultanın nezaretinde Kethüda kalfanın sağladığı, kurallara uymamakta direnen kızların cezalandırıldığı yazılı kaynaklarda belirtilmektedir.

Kurallara uymamak dışında bir de büyücülük gibi işlerle uğraşan kızların ise el ve ayaklarının bağlanarak, çuval içerisinde denize atıldığı rivayet edilmektedir ki bir rivayete göre de Boğaz’da zaman zaman balıkçıların, denizin derinliklerinden kadın çığlıkları duydukları söylenmektedir. Tabii ki rivayet dedik! Doğruluğu tartışılır. Haremin gizemi kadar yaşananlar da gizdir.

Harem bir efsanedir, yaşanmış bir efsane ama büyüsü asla kaybolmamış. Bu gün bile baktığımızda, ya da haremle ilgili araştırıp, okuduklarımızdan edindiğimiz duygu; haremin rüyaları süsleyen bir yaşam mı olduğu ya da kâbuslara kucak mı açtığı bilinmez. Bilinemez!

Haremde yaşayan kadınların, giyim ve kuşamları, taktıkları mücevherler ve sürdükleri kokuların, doğunun haşmetli ve mistik havasını yansıttığını, günümüze ulaşan bilgilere dayanarak söyleyebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun harem gerçeğini yaşayan ve yaşatan, harem hayatına damgasını vuran Hürrem Sultan, Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Turhan Sultan gibi hasekileri sayabiliriz.


Bilinen gerçek şudur ki; harem hayatı ne kadar şaşalı, depdebeli, şatafatlı olsa da, giyim kuşam ya da mücevherlerle donansa da kadınların özgürlüklerinin olmadığı aşikârdır.
Haremdeki kadınların kendi çocukları üzerindeki tasarrufları dahi kurallara bağlıdır.
Kim bilir belki de o şatafatın ardında, gizemli ve büyülü dünyada; özgürlüğe yüklü özlemlerle ne gözyaşları akıtılmıştır!


Ayşen Arslangiray Kura
29.02.2012/İzmir
 Yazıdaki görseller;www.forumgercek.com,www.turkforum.net adreslerinden alınmıştır.


23 Şubat 2012 Perşembe

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır! Kadına şiddet hayır!!!!!

http://blog.milliyet.com.tr/igneyi-kendine-cuvaldizi-baskasina-/Blog/?BlogNo=350328

Sıradan bir vatandaşım ben. Ülkemdeki, çevremdeki olayları, gelişmeleri an ve an takip etmeye çalışan, dinleyen, okuyan ve sorgulayan.
Yaşadığım sürece, yaşanan olumsuzluklara üzülen, en ufak bir ümit kırıntısıyla da sevinen.
Bu kez, satırlarımda gönderme, kinaye, taşlama falan yapmadan, lafları eveleyip gevelemeden, kelimelere takla attırıp da cambazlık yaptırmadan, doğru doğru dosdoğru yazmak, anlatmak ve sorgulamak istiyorum.
Alelade bir vatandaş, bir kadın olarak!
Aslında sorulacak, sorgulanacak o kadar çok konu var ki!
Hangi birinden başlasam?
Sırayla her birini sorgulayacağım, bugün ve diğer günlerde.
Hadi zamanı biraz geriye saralım. Çok değil bir yıl kadar evvel, okumuş tahsil, terbiye görmüş, akademik kariyere erişmiş ve unvan sahibi bir kişi! ‘’Sorunun odağında kadın var. Sen dekolte giyersen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmaz. Tahrikten sonra, sonucundan şikâyet etmen makul değil.’’ Demişti. Bu tür sözleri sarf etmekten imtina etmemişti.
Kadın örgütleri, çeşitli sivil toplum örgütleri, duyarlı insanlar protesto etti. Ettiler de ne oldu? Hiç!!! Unutuldu gitti! Söyleyen de, söylenen sözler de!
Sormak gerek, 13 yaşındaki N.Ç.ye tecavüz eden kelli felli amcaları ‘’O’’ minicik kız dekolte giydiği için mi çocukları yaşındaki kız çocuğu ile ilişkiye girmekten çekinmemişlerdi?
Ya da şehrin birinde; 19 kişi yine küçük bir kıza tecavüz ederken hangi makul sebebin ardına sığınmışlardı?
Ah!!! Balık, senin bile hafızan, bizlerinkinden daha güçlü!
Devletin yegâne televizyon kanalını idare etmeye yetkin kılınan şahsiyet, basına kapalı ama basın mensuplarının bazılarının bulunduğu bir toplantıda; sorulan bir soru üzerine! ‘’Salonda kadın var mı?’’ diye sorduktan sonra! Sanat icra eden bir kadın sanatçı için’’ aşüfte kadın’’ nitelemesini yapmaktan çekinmemişti. Konu basına yansıyınca da itirazlar, ayıplamalar, eleştirel sözler, yüksek sesle dile getirilince; devlet erkânı kadın sanatçıdan özür dilemek zorunda kalmıştı!
Gaf, hep gaf ve hep kadına yönelik gaf!
Çok değil daha geçen hafta, bir yazar! Köşe yazısında; bir kadın milletvekilinden bahsetti! Hem de toplumu son derece üzen ve derinden yaralayan ‘’Hem özürlü, hem CHP’li’’ gibi talihsiz bir cümleyi yazmakta beis görmedi. Üstüne üstlük, tepki alınca da özür dileyeceği yerde, bu kez de tepki verenlere ’’budala’’, ‘’budalalar saldırıda’’ demek cüretini gösterdi.
Neden?
Neden, toplumun büyük bir kesiminden tepki alsalar bile; bu tür beyanlarda bulunanlar gün geçtikçe artmakta?
Varan son!
Seversiniz, sevmezsiniz! Beğenirsiniz, beğenmezsiniz! Fikirlerini benimsersiniz ya da benimsemezsiniz! Demokrasilerde ki bize öğretilen ‘’BU’’ idi! Bir bireyin özgürlüğünün bittiği yerde, bir diğerinin özgürlüğü başlar idi! Nerede? Demokrasiler de!
İlerisinden falan vaz geçtim! Normal demokrasi olsun yeter!
Akademisyen ve siyasi kimliği ile topluma mal olmuş, bir kadın milletvekilinin adı ve soyadı; ulusal televizyon kanallarından birinde, yeni gösterime giren, bir dizi de; kurgulanmış bir karakterle eşleştirilmiş. Hatta aynı grubun yayın organlarında da yayınlanmıştı!
Olay fark edildiğinde; dizinin yapımcı şirket yetkilisi, ‘’Soyadı yanlış tape edilmiş! Öyle değildi! Böyle idi!’’ Türünden mazeretlerle durumu düzeltmeye çalıştı!
Nereye kadar? Gaf, yine gaf! Gaf yine kadına gaf! Acaba gaf mı? Kasıt mı?
Olay, hukuki süreçte! Hukuk çözecek.
‘’Hukuk bir gün herkese lazım olacak!’’
Bu tür söylemler veya kadınlara yönelik yapılan hakaret içerikli beyanları, davranışları saymaya kalkışsak, sayamayız! Sayfaları dolduracak çoğunlukta. Lafı uzatmayayım! Okumaktan sıkılmayın şimdi!
Münferit ya da istisnai de değil ne yazık ki!
Tribünlere oynama!
Yine mi kadına şiddet? Yeter artık işleme bu konuları diyenler olabilir!
Yetmez! Yetmez arkadaşlar yetmez!
Her geçen gün kadına şiddetin dozu artarken, kimse kusura bakmasın!
Yetmez!
Toplumun değişik katmanlarında yaşayan kadınların, gün geçtikçe özgürlük hakları, yaşam alanları, bu tür söylemler, mahalle baskıları ile daraltılıyor, kişilikleri ve şahsiyetleri zedelenmeye çalışılıyor ise!
Birçoğu yaralama ve ölümle sonuçlanan, kadına şiddet, tecavüz ve taciz olayları, töre cinayetleri azalacağı ya da tükeneceği yerde artıyor ise!
Kadınlar, gerek fiziksel gerekse psikolojik baskı ile itiliyor, öteleniyor, horlanıyor ve aşağılanıyor ise!
Yetmez!
Bu konular, irdelenmeli ve yazılmalı. Hem de sadece bir avuç kişi tarafından değil.  Herkes tarafından dile getirilmeli. Kadınların isyanlarına, ses verilmeli ve sesleri olabildiğince geniş kitlelere duyurulabilmelidir.
Toplum içerisinde; ötelenen, itilen, çilekeş bir hayat sürmeye mahkûm edilen bir kadın, sevgi ve şefkat duygularını yitirir ki bu duygulardan yoksun kadınlardan da ruh sağlığı düzgün bireyler yetiştirmeleri beklenemez!
Unutulmamalıdır ki her bireyin hayatının, ille de bir döneminde, mutlaka bir kadının izi ve emeği vardır!


Ayşen Arslangiray Kura
24.02.2012/Kuşadası

18 Şubat 2012 Cumartesi

Özrü kabahatinden büyük!!!

http://blog.milliyet.com.tr/ozru-kabahatinden-buyuk---/Blog/?BlogNo=349564


‘’Niye tepki veriyorsunuz?’’ Diye tepki göstermiş!
Üzüntü veren, insanın içini acıtan sözlerini, evirmiş, çevirmiş!
Siz anlamamışsınız!!!
Ben sağ kulağımı çevirip, sol taraftan gösterdim! Demeye getirmiş!
Diye, diye lafı gevelemiş!!!
Zihin okuma hasleti de varmış da meğer!
Biz bilememişiz!!!
Tepki verenlerin tümü ‘’Budala’’ imiş!
’Budalalar saldırıda’’ demiş!
Vay, vay, vay!!!
''Kötü söz sahibine ait'' imiş!
Aziz Nesin’i  anımsadım!
Birden bire!
Aniden!!!
% kaç oranında imiş acaba bu ‘’budalalar’’?
Bedensel, fiziksel, zihinsel özürlü bireyler kusura bakmasınlar.
Tümünü tenzih eder, saygılarımı sunarım.
Özürlü olmak ayıp değil, fikirsel özürlü olmak acınacak bir durumdur aslında…!


Ayşen Arslangiray Kura
19.02.2012/İzmir

Budala: (sıfat) zekâca geri olan, alık (TDK sözlüğü)

17 Şubat 2012 Cuma

Muhteşem Yüzyıl ve Pargalı İbrahim Paşa


Geçmişte neler neler yaşanmış bir baksak.

Muhteşem Yüzyıl'a damga vuran vezir-i âzamlardan biriydi, yükselen ve yükseldikçe ihtirasları da çoğalan! İhtiraslarının  esiri mi oldu, yoksa dönen entrikaların kurbanı mı bilinmez!

Garip bir balıkçının oğluydu İbrahim. Kimi Pargalı Hırvat dedi, kimi Bulgar kökenli. Kaynak tutanların bazıları da Frenk İbrahim diye andı onu notlarında.

Manisalı bir kadına satmıştı onu korsanlar. Ondan da Manisa Sancak Beyi, Şehzade Süleyman için satın alınmıştı. Hemen hemen aynı yaşlardaydılar ikisi de. Birlikte eğitim gördüler, birlikte ava gittiler, birlikte büyüdüler.
''Doğancıbaşı'' oldu, Süleyman'ın sarayında.
Yavuz Sultan Selim ebediyete intikal ettiğinde; İstanbul yolu göründü ikisine de, yine ayrılmadılar. 9 gün süren yolculuk sonunda İstanbul'a vardılar. Süleyman'ın cülus törenin de yine yanındaydı, İbrahim.
Süleyman, padişah olunca, çocukluk arkadaşı, can yoldaşı, sırdaşı İbrahim'i '' Hasodabaşı'' olarak atadı.
İbrahim hayal dahi edemeyeceği, rüyasında görse inanamayacağı imtiyazlara sahip olmaya başlamıştı. Ya babasının yanında kalsaydı? Denizde fırtınalarla boğuşacaktı belki de yıllar boyu!

Savaş!!! Yine bahtında vardı ama Süleyman'ın yanında ve ilki Belgrad yollarında, Rodos kıyılarında.

Başarı ile taçlanan bu seferlerin ardından(1523) kitâbelerde '' Süleyman Şah Bin Selim Şah'' künyesi ile anılan Sultan Süleyman'ın yeni bir tâltifine  mazhar olarak, vezir-i  âzamlığa tâyin edildi.

Sarayda; içoğlanlar, Enderun mektebinde; sıkı bir eğitimden geçirilir ve devlet adamlığı öğretilirdi. İbrahim Enderun mektebinde yetişmediğinden, devlet işlerinde acemi idi. Süleyman, vezir-i âzamına, Celâl-i zade Mustafa Bey'i onun tezkerecisi olarak tayin etti.

Bu arada Harem-i Hümayun'a giriş çıkışı izne tâbi olmayan Pargalı İbrahim Paşa, Sultan Süleyman'ın kızkardeşi Hatice Sultan'a  âşık oldu.

Pargalı İbrahim'in önlenemez yükselişi devam ediyordu. Vezir-i âzam olduktan 11 ay sonra, At Meydanı'nda yapılan ve günlerce süren, şaşalı düğün töreni ile Hatice Sultan'a eş, Osmanlı Hânedanı'na damad oldu.

Artık,  Vezir-i Azam Makbul İbrahim Paşa olarak anılmaya başlandı.

Bin bir entrika ve düzmece oyunlar ile Pir-i Paşa'yı makamından eden Ahmet Paşa, Vezir-i Azam olamayınca, Mısır Valiliğine tayinini istemiş, ancak Mısır'a gider gitmez orada hükümdarlığını ilan etmiş,adına para bastırmış ve Mısır'da karışıklıklara sebep olmuştu. Sultan Süleyman, Pargalı İbrahim Paşa'yı Mısır'daki karışıklığı düzeltmeye gönderdi.
Mısır'daki bozulmuş düzeni, sukunete kavuşturan ve İstanbul'a muzaffer bir eda ile dönen İbrahim Paşa,Sultan Süleyman tarafından,  Budin seferi öncesi;1529 yılının Mart ayında, ''Maaşlara zam yapmak, in'am ve ihsan etmek gibi padişahın yetkileri içerisinde olan haklar hariç olmak kaydıyla bütün devlet işlerinde tam yetkili olarak ''Serasker'' mertebesine yükseltildi.

Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman, Serasker Makbul İbrahim Paşa'ya, Rumeli Beyler beyliğini'de ihdas etti.

Bu ünvanlar ve kendisine tanınan yetkiler karşısında ihtimal ki başı dönen Pargalı İbrahim Paşa, zirvede olmanın da verdiği güç ve azametle, yabancı ülkelerin elçilerine;

''Bu büyük devleti idare eden benim! Her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır! Zira bütün güç ve kudret benim elimdedir!
Memuriyetleri ben veririm! Eyaletleri ben tevzi ederim!
Verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir!
Büyük padişah, bir şey ihsan etmek istediği ve ihsan ettiği zaman bile; Eğer ben onun kararını testik etmeyecek olursam!
Gâyr-i vâki olur!
Çünki, her şey harb, sulh, servet ve kudret benim elimdedir!''
Söyleme cesaretini kendinde görmüştür! Görmüştür de,  ya sonrası?

Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük aşkı, gözünün nuru, baş hasekisi, biricik eşi Hürrem Sultan'la yıldızları, yıllar boyu barışmamıştır.

Saray-ı Hümayun'da yıllar süren, zaman zaman açıktan, çoğu zaman da gizliden gizliye, iktidar ve güç savaşı haline gelen iç çekişmeler ile birbirlerine karşı büyük bir savaş vermişlerdi.

Mağrur ve ihtiraslarına gem vuramayan ve de kendini artık Kanuni Sultan Süleyman ile denk tutarak, aynı ayarda ve mevkiide gören Pargalı İbrahim Paşa Padişah adına yayınlanan fermanlara ''Serasker Sultan İbrahim'' yazdırmak cüretini bile göstermiştir ki hatta ordugâhta ilan edilen vezir-i âzam emirlerine dahi bu ünvanı yazdırmakta beis görmemiştir.

Deftardar İskender Çelebi; bu ünvana itiraz etmiş ve ''Serasker Sultan İbrahim'' ilanını men etmiş ise de bu kararının bedelini asılmak suretiyle, canı ile ödemişti.

''İskender Çelebi, asıldığı günün gecesinde; Sultan Süleyman'ın rüyasına girerek, elinde bir ip ile üzerine hücum ederek-Bre zâlim, ben günahsızı, bir müflisin telkini ile niçin astın?- diye boğmak ister. Padişah, korku ile uyanır ve İskender Çelebi'yi astırdığından dolayı büyük üzüntü duyar!''(Ali tarihi, varak 39 b)

''Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!''
Her zirvenin çıkışı olduğu kadar, inişi de vardır!
İskender Paşa'nın ahından mı?
Yükünü taşımakta zorlandığı ünvanların ağırlığından mı?
Yoksa, Hürrem'in çevirdiği entrikaların başarıya ulaşmasından mı?
Bilinmez!
Pargalı İbrahim Paşa gözden düşer!
Gözden düşen, gönülden de düşer misali!

Bağdat Seferinden, İstanbul'a döndükten iki buçuk ay sonra Saray-ı Hümayun'a yemeğe davet edilen Pargalı İbrahim Paşa, gece yarısı uyumakta olduğu odada, cellâtlarca boğularak, yaşamına son verilmiştir.
Makbul İbrahim Paşa iken Maktul İbrahim Paşa olarak anılmaya başlanan Pargalı'nın mezar yeri dahi Kanuni'nin emri ile kimselere bildirilmemiştir.
Buna rağmen; Galata'da  Canfeda Türbesinin civarında defnedildiği ve mezarının baş ucunda erguvan ağacının bulunduğu rivayet edilmektedir.
Bir başka rivayete göre de; öldürüldükten sonra denizlerle buluştuğu söylenmiştir.(Artur Tomas)

Balıkçı köyünden, saraya, sarayda zirveye uzanan ve sonu hüsranla biten, bir tarih sayfası da böylece kapanmıştır.


Ayşen Arslangiray Kura
15.02.2012/İzmir






Doğancıbaşı         :     Osmanlı İmparatorluğu zamanında, doğanları besleyip idare ve doğanla av işlerine nezaret  eden kişi.
Hasodabaşı          :    Osmanlı sarayında, Enderun'un en tüksek dairesi olarak sayılan, padişah'ın özel           dairesi Has oda'yı  idare eden kumandan.         
                       
Taltif                     :    Lütf etmek
Mazhar olmak       :    Kavuşmak, elde etmek,
Harem-i Hümayun :    Osmanlı devrinde, sarayın harem dairesi,
İçoğlan:                 :    Sarayda yetiştirilen ve devlet hizmetlerinde çalıştırılan devşirmeler,
Tevzi etmek           :    Dağıtma, taksim, pay etmek
İhdas etmek          :    Hediye verme
İhsan etmek          :    Bağışlama, Lütuf, yardım etmek,
Saray-ı Hümayun  :    Osmanlı Sarayı
Beis                       :    Zarar, mahzur
Müflis                    :    Zavallı
Enderun Mektebi  :    Osmanlı Sarayının iç teşkilatı, içinde bir saray üniversitesini de barındıran yer,

Faydalandığım Kaynaklar;
Osmanlı Tarihi- Ord. Prf. İsmail Hakkı Uzunçarşılı TTK yayınları,
Bu Mülkün Sultanları- Necdet Sakaoğlu
Kadınlar Saltanatı- Ahmet Refik Altınay
Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu- Erhan Akyıldız
Kanuni Sulatan Süleyman- Feridun Fazıl Tülbentçi
Muhteşem Süleyman- Yavuz Bahadıroğlu
Büyük Türk sözlüğü



Not: Ord. Prof. İsmail hakkı Uzunçarşılı'nın Osmanlı Tarihi II. cilt 356. sayfa 2. paragrafında; ''Padişahın hemşiresi kendisine nikahlanarak At meydanı'nda, sonradan İbrahim Paşa denilen sarayda düğünleri yapıldı.'' denilmekte ise de,
Aynı cilt, 547. sayfa 1. paragrafta; ''İbrahim Paşa'nın Osmanlı Hanedanı'ndan kız aldığı ve damad olduğu sürüp gelen mütealaların aslı yoktur. Zevcesi Muhsine isminde bir hanımdır.'' denilmektedir.
Bu bilgiler ışığında; aynı yazarın, aynı ciltte vermiş olduğu iki farklı bilgi birbiri ile çelişmekte ise de, diğer kaynaklarda, İbrahim Paşa'nın, kanuni Sultan Süleyman'ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evlendiği belirtilmektedir. 

7 Şubat 2012 Salı

Sözleşmeli tecavüz!!!



‘’12 yaşındaki kızını 5 bin liraya 48 yaşındaki adama sözleşme ile sattı!’’

Sarsılır ülke gündemi, bomba etkisi yaratan utanç dolu bu haberle!
Medya mensupları da koşar haberin peşine!
Haberin detaylarına inmek nafile!
Zira bilmeyen de duymayan da kalmadı üç günde!
Kimi isyan eder köşelerinde!
Kimi bağırır TV programında;’’Ben bu işin peşini bırakmam!’’ diye, söz verir millete!

Yıllar geçmiş olsa bile!
Yaşadığı travmanın derin izlerini taşır, yıkık omuzlarının üzerinde!
Yıkılan hayallerinin enkazının altında ezilmekte!
Belli ki saklanmış senelerdir gizli mabedinde!

Bazıları görüntülemenin peşinde!
Bazıları da hiç değilse telefonla konuşturabilmenin derdinde!

Belki üç gün, belki de bir hafta meşgul eder gündemi.
Sonra?
Unutulur gider, diğerleri gibi!

Adalet er veya geç tecelli eder!
Bir genç kızı testereyle doğrayarak katleden kişi bile ‘’tahrik unsuru vardı!’’ gerekçesiyle ceza indirimi isterse!
‘’N.Ç.’’ ye tecavüz edenler, fütursuzca ortalıkta gezerse!
‘’Kendi rızası ile!’’
‘’Tahrik unsuru vardı!’’ diye
Mağdur edenler, ceza indirimi isterler gerine gerine!
Sonuç?
Değişmeyen netice!!!

Riya, riya hep riya!!!
Adı Azade, Hacer, Ayşe, Zeynep ya da Ünzile!
Ha yazılı, ha sözlü sözleşme!
Ne fark eder?
Okula gidecekleri yerde!
Her gün sayısız 12-13 yaşında kızlar gelin edilir bu ülkede!
Gelin olunca!!!
Resmileşti mi ki tecavüz fiili ne?

Şimdi!!!
Madem duyarlıyız!!! Bu kadar, bu tür yanlış işlere!
Birimize değil, tüm ülkece!
Çok iş düşmekte hepimize!
Devlete, Medya mensuplarına ve Sivil Toplum Örgütlerine.
Sahip çıkalım küçücük yaşta gelin edilenlere de!
KÜÇÜK GELİNLERE!

Ayşen Arslangiray Kura
4.02.2012/İzmir



''Ne yemek, ne bulaşık! Bu ablalar Göztepe'ye âşık!''







İzmir Atatürk Stadında; günün, geceye kavuştuğu anlarda tam bir karnaval vardı. Sarı Kırmızı renklerle bezenmiş kadın ve çocukların karnavalı.
Göztepe, Karşıyaka-Göztepe maçındaki disiplin ihlalleri nedeni ile PFDK tarafından 2 maç seyircisiz (sadece kadın ve çocukların girebileceği) oynama cezası almıştı ya geçen hafta.
5 Şubat’ta Ç.Rizespor’u konuk eden Göztepe’nin kadın taraftarları; büyük bir coşku ve coşkulu tezahüratlar eşliğinde doksan dakika süresince takımlarına destek verdiler.
İstanbul bölgesi hakemlerinden Süleyman Abay’ın yönettiği maçta; her iki takım da sayısız köşe vuruşu kazandılar. %100 gol pozisyonlarını değerlendiremediler.
Müsabakanın 36. dakikasında, Ç.Rizespor Ousman Jallow’un golüyle her ne kadar öne geçti ise de 45. dakikada İbrahim Şahin’in durumu eşitlemesiyle ilk yarı eşitlikle tamamlandı.
Her iki devrede de maçın temposu çok yüksekti.
 80.dakikada kaptan İlhan’ın iki sarı kart(Kırmızı kartla) oyun dışı kalması nedeni Göztepe son 10 dakikayı, 10 kişi oynamak zorunda kaldı.
Son beş haftada; 1 beraberlik, 4 mağlubiyet ile galibiyete hasret bir halde, bu maça başlayan Göztepe 1-1 eşitliklere biten maçın sonunda 1 puanla yetinmek zorunda kaldı.
Şimdi, bu maçın kritiğini yapmayacağım!
Bu işi yorumculara bırakıyorum!
‘’Yapacak bir şey yok!’’
‘’Önümüzdeki haftalardaki maçlara bakacağız!’’
100 bin kişilik Atatürk stadında, 1000 civarında Göz Göz taraftarı hatun kişilerin temposu hiç düşmedi. Açılan pankartlar, bayraklar ve söylenen marşlar ile tüm stadı çınlattılar.
‘’Alayına isyan alayına Göztepe’’
‘’Ceza için değil! Arma için buradayız.’’
‘’Haydi, beyler, maç televizyonda izlenir!’’
Kadın seyircilerle izlenecek daha bir maç var.
Tahminimce fanatik Göztepe taraftarlarının ceza almaları en çok kadın ve çocukları sevindirdi.


Ayşen Arslangiray Kura
5.02.2011/İzmir