11 Ocak 2016 Pazartesi

Bir kadın... Bir erkek...




Ve aşk…
Ve hüzün
Ve hüsran…
Ve ayrılık…
Ve…
Gerçekler…
Bir kadın… Saatler sabırla halvet olmuş. Heyecan sığmaz içine, taşar taşar deli çağlayanlar misali. ‘’Dile kolay, tam 21 ay oldu.’’ Diye söylenir kendi kendine. 
‘’Gözlerinin derinliklerinde kaybolduğum, aşk ateşinin içine düştüğüm ‘’ O’’ günün üstünden geçen 21 ay. Ümitlerim, beklentimin en büyük yardımcısıydı bunca zaman.  Aylar ayları kovaladı. Mevsimler desen gönlümdeki gibi hep papatya zamanı. Ve… Şimdi yeniden…’’
‘’Su akar da yolunu bulur muydu?’’
Bir erkek…
Ihlamur ağacının gölgesi düşmüştü, yer yer yıpranmış brandanın üstüne. Kasım’a inat çıkan Güneş huzmeler halinde düşüyordu, tahta masanın üstündeki örtüye. Yavaşça ilişti masanın kıyısındaki sandalyeye. Kadının gözlerinden süzülen yaşları sildi parmak uçlarıyla nazikçe. ‘’Ağlama’’ dedi. Elleri titriyordu. ‘’Bir kahve içimi kadar zamanım var! Gitmem lazım!’’ Kadının dudaklarından belli belirsiz dökülen bir iki sözcüğü bile duymadı telaşından.
İçilen kahveler yarım kaldı! Bardaklardaki sular da! Erkek hızlıca kalkıp, apar topar, geldiği gibi gitti. Kadın anlamadı! Büründüğü sessizliğin girdabında kayboldu. Hissettiği derin duygular, özlem, sevgi yerini hüsrana bıraktı.
Hani bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı? Ya yarım kalınca?
Aklında bin bir soru. Bin bir acaba!
Ve…
Gerçekler…
Bu hayatta herkes kendi yoluna gider…

&&&

Bir kadın…
Ellerinde, avuçları ile sımsıkı sıktığı yumak halindeki yeşil yün çoraplar. Sıvasız tuğlalardan örülmüş bir göz oda. Odanın duvarları, içerden naylon örtülerle kaplanmış. Ev demeye ispat şahit ister! O göz odanın ortasına kurulmuş derme çatma bir kömür sobası. Sobanın üstündeki güğümden çıkan buharlar, kadının gözyaşları ile karışmış, damla damla dökülüyor esvabına.
‘’Gitme!’’ dedim. ‘’Gitme!’’
‘’Daha bir hafta önce yanımdaydı. Şimdi yok !’’
Gözleri kan çanağı gibi, yaş yerine kan damlıyor sanki. Kocaman bir kor alev, oturmuş taaa ciğerinin ortasına. Boğazında düğüm düğüm düğümlenen hıçkırıklarının arasında, boğuluyor tüm sözcükler!
Şehit olan oğulcuğuna mı yansın?
Kanayan ana yüreğine mi?
Eşsiz kalan geline mi?
Babasız doğacak olan torununa mı?
‘’Şehitlik en kutsal mertebedir.’’ Diye ahkâm kesen bilmezlere mi?
‘’Yokluk, yoksulluk’’ desen! O zaten hep vardı!
Bir erkek…
Metrelerce yükseklikteki karı küreyen iş makinesinin kürediği karların içinde ağır aksak ilerleyen araç, ‘’hiç gitmesin ‘’diye yalvaracaktı neredeyse. Saatlerdir yollarda idi. Belki de yüklendiği görev, bu güne kadar ki görevlerinin içinde, en ağırı, en zoruydu. Uzun bir zaman diliminin sonunda ulaştıkları ev, ev demeye ispat şahit isteyen bir haldeydi. Kapı yerine geçen derme çatma tahtayı tıklattığında!
Yüreği paramparça!
Şapkasını eline aldı ve başını önüne eğdi.
Kelimeler, buzdan kristaller olup, diken diken batıyordu diline.
Ne söyleyebilirdi ki şimdi bu anacığa?
Zaten söz söylemesine gerek kalmadı. Onu kapıda gördükleri an, feryat, figan birbirine karıştı.
Zamanı geri döndürmek, mümkün olabilseydi. Ahhh keşke!
Ve…
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Cayır cayır…!!!

&&&

 Bir kadın…
Dondurucu bir soğuk hâkim havaya. Denizin dalgaları sanki birer ağzın boğa misali. Üzerindeki atık ve atıl maddelerle doldurulmuş güya can yeleği görünümünde bir yelek!
Denizin üstüne uzanmış boylu boyunca yüzüstü. Mantar gibi denizin üzerine yayılan cesetleri gören balıkçılar, sahil güvenliği haberdar ediyorlar her ölümde. Her faciada!
Yine mülteciler!
Yine can acıtan dramlar!
Yine umutla yoğrulan ölüm yolculukları!
Yine ölüm tacirleri!
Yine sayısız ölüm!
Mezarlıkta kimsesiz, isimsiz, sadece numaralandırılmış mezarlar. Aslında onlarında kimi kimseleri, aileleri vardı, bir zamanlar!
Bir erkek…
Bu kaçıncıydı kim bilir? Ege kıyılarından topladıkları kadın, erkek, çocuk cenazelerinin, artık sayısını hatırlayamaz olmuştu. Onlarcası hatta yüzlercesini.
Yine de vaz geçmiyorlardı, bunca ölüme karşın!
‘’Umuda yolculuk’’ diye diye belki de son çareleriydi. Yeni bir hayat, yeni umutlar!
Sahile çektikleri cansız bedenin üstündeki can yeleğinin altında bir beden daha hissetti, aniden. İşte Dünya bir değil, birkaç kez daha yıkıldı başına. Bir titreme, bir ürperti aldı tüm vücudunu. Annesinin memesine yapışmış, minicik bir bebek. Öylece teslim etmiş ruhunu.
Gözündeki yaşlar dondu. Bildiği tüm küfürleri sıraladı!
Lanet okudu Dünya’ya!
Lanet okudu insanlığa!
Lanet okudu kadere!
Ve…
Ölüm, nerede, nasıl, ne zaman geleceğini haber vermez. Cinsiyet, yaş, zengin, yoksul ayırt etmez!
Kaçınılmaz son…

&&&


Bir kadın…
Hayat… Hep mücadele, hep yokuş… Her bir adımda engebe. Ya çalı çırpı dolanır ayağına. Ya koca koca taşlar çıkar yoluna. Hele ki kadınsan bu coğrafyada! Dur düşün, bir kere, bir kere daha!
Geçinmek zorundasın. Herkesle. İşinde, evinde… Kıramazsın, sımsıkı bağlayan görünmez zincirlerini.
Hele isyan bayraklarını eline alıp da dalgalandırırsan, aniden bir gün.
‘’Asi!’’ diye nitelendirilmen işten bile değil!
Ölgün sokak lambalarının belli belirsiz ışıklarının arasında, karanlıklardan bir gölge çıktı sessizce. Elinde parlayan bıçağın yansıttığı ışıklar ürkütücüydü. İlk darbeyi sırtından aldı. Sonra… Bir daha, bir daha… Kan gölünün içinde debeleniyordu, çaresizce. Gözünün önünden film kareleri halinde geçti tüm yaşananlar, hayatı, çocukları, son nefesini verirken!
Adı Ayşe, adı Hayat, adı Arzu… Her neyse! Zaten adı yoktu ki! Hiç olmamıştı. Kadındı sadece… Bir kadın…

Bir erkek…
İyice tembihlenmişti.
‘’Sakın konuşurken başını kaldırma! Sorulan sorulara, kısa, net ve yumuşak cevaplar ver!’’
En masum halini takındı sanık sandalyesinde.
Ayağa kalktı… Başını eğdi!
‘’Pişmanım!’’ dedi.
Temiz giyimli, efendi bir görünüm sergiliyordu, eğreti takım elbisenin içinde!
Tasarlayarak çıktığı bu yolda!
Şimdi, timsah gözyaşları dökülüyordu, kravatının üstüne…
‘’Yaz kızım, yaz!’’
Yaz kızım, diğerleri gibi pisipisine kayan bir yıldızın ardından da yaz… Tüm yıldızlar gibi bu yıldız da kocaman kara deliğin karanlığında kaybolup gitmişti. Kalan sağlarsa bizim!
Yaz kızım, yaz… Kim bilir belki bir gün sen de!
‘’Yaz kızım!’’
‘’Ağır tahrikten, saygın tutumdan, cezada indirime gidilmesine!’’
‘’Cezanın 1/3 nün infazına!’’
Yaz kızım, yaz…
Ve…
Kanı yerde kaldı… İz iz…
İnsanlar gelip geçtiler, o sokaktan. O izlerin üstünden. Sanki hiçbir şey olmamışçasına, yaşanmamışçasına!

Ay Şen



‘’